9 Mart 2015 Pazartesi

TOPLUMSAL YAŞAMDA EVRENSELLİK VE ÖZGÜNLÜK


Toplumlararası ayrımlar; yaşam biçiminden kültüre, inanç biçiminden üretim etkinliklerine dek her alanda varlığını sürdüren özelliklerdir. Toplum yaşamının kurallarını belirleyen ya da kuralları toplumsal düzen tarafından belirlenen siyasi düzenin, ayrılıkların etkisi dışında kalamayacağı açıktır. Her toplum, bugün yaşanan ancak geçmişle ilişkili olan toplumsal ve ekonomik koşulların belirlediği, kendine özgü bir yönetim biçimiyle yönetilir. Bu durum, temelinde nesnellik bulunan bir zorunluluktur.


8 Mart 2015 Pazar

ATATÜRK VE KADIN HAKLARI


Atatürk; kadını kendi yaşam ortamında tutsak haline getiren, tutucu kurallar ve buna bağlı olarak yaşamla çelişen önyargılar ortadan kaldırılmadıkça, Türk ulusunun da tutsaklıktan kurtulamayacağına inanıyordu. Kadın özgürlüğünün kişisel boyutunu insan onuruyla, toplumsal boyutunu ise uygarlık gelişimiyle ilgili bir sorun olarak görüyordu. Ona göre, kadını özgürleştirmemiş bir toplum gelişemez, tutsaklıktan kurtulamazdı. “Kuşku yok ki devrimci adımlar, iki cins tarafından birlikte, arkadaşça atılmalı, yenilik ve ilerlemeler birlikte gerçekleştirilmelidir. Devrim, ancak böyle başarıya ulaşabilir” diyor kadının özgürlüğü konusunu “Güç ve yetenek sahibi anne yetiştirmek, bunun için de kadını özgürleştirmek zorundayız. Bir işi kadınla birlikte yapmak; erkeğin ahlakı, düşüncesi ve duyguları üzerinde etkili olacaktır. Kadın ve erkekte, karşılıklı olan saygı ve sevgi eğilimi, yaradılıştan gelen, doğal bir davranıştır” biçiminde değerlendiriyordu. Kurtuluş Savaşı'na katılan Anadolu kadınının, gerçekleştirdiği “kutsal” eylemle, “hem yuvasını hem de orduyu” ayakta tuttuğuna inanıyordu. Bu gerçeği, herkesten çok, o biliyor ve yargısını; “Dünyada hiçbir ulusun kadını, ben Anadolu kadınından daha çok çalıştım, ulusumu kurtuluş ve zafere götürmek için, Anadolu kadını kadar hizmet ettim diyemez” sözleriyle dile getiriyordu.

7 Mart 2015 Cumartesi

ESKİ TÜRKLERDE AİLE DÜZENİ VE KADININ TOPLUMDAKİ YERİ



8 Mart, Türkiye’de de ‘Dünya Kadınlar Günü’ olarak kutlanıyor. 1857 yılında New York’ta greve giden kadın işçiler, polisler tarafından fabrikaya kilitlenmiş, çıkan yangında 129 işçi yanarak can vermişti. Amerikan şirketlerinin vahşiliğini ortaya koyan bu olay, işçi sınıfı tarihinde acılı yerini almıştır. İkinci (sosyalist) (1910) ve üçüncü Enternasyonal (komünist) (1921), 8 Mart’ı ‘Dünya Emekçi Kadınlar Günü’ olarak kabul etti; Birleşmiş Milletler 1977’de“Emekçi” sözcüğünü kaldırarak ve “yangın”dan söz etmeyerek bu kabule katıldı.       
1970’e dek ABD’de kutlanmayan 8 Mart, Türkiye’de çok dar bir çevrede de olsa ilk kez 1921’de kutlandı; bu gün de kutlanıyor. Ancak, kutlamalarda; bir oturmamışlık, yapaylık ve Türk toplum yapısına uyumsuzluk kendini hemen göstermektedir. Kadınlara yönelik olarak tarihten gelen değerlerden söz edilmezken, son dönemlerdeki toplumsal çürüme ve çözülmenin neden olduğu şiddet eylemlerinden, cinayetlerden, başına Türkler için neredeyse kutsal bir anlamı olan “töre” sözünü koyarak, gelenekler aşağılanıyor. Bu nedenle 8 Mart’ı başka türlü anmak istedik ve aşağıdaki yazıyı hazırladık. 

(Not: 8 Mart günü de “Atatürk ve Kadın Hakları” yazısını yayınlayacağız.)



Eski Türklerde kadının toplum içindeki konumu ve aile düzeni, hemen hiçbir toplumda görülmeyecek düzeyde uygar ve demokratik ilişkiler üzerine kurulmuştu. Günümüz olayları göz önüne getirildiğinde, bu ilişkilerde ne denli yozlaşma yaşandığı görülecektir. Bugün kadına şiddet ya da aile ilişkilerindeki bozulmayı ileri sürerek kendimizi aşağılama ve özellikle Batı’ya özenme kuşkusuz üzüntü vericidir. Ancak, daha çok üzücü olan, geçmişi bilmemek ve ondan yararlanmamaktır. Büyük kentlerde yoğunlaşan bozulmaya karşın, Anadoluda geçmişi yaşayarak yaşatan insanlarımız ne mutlu ki hâlâ vardır. Amerikalıların yaptığı bir araştırmaya göre Türk toplumları içinde bin yıl önceki ilişkiler, Ortaasya da yüzde 67, Anadolu da yüzde 37 oranında yaşamaktadır. Bu yüksek bir kültürün varlığını sürdürmesi demektir, Türklerin kökleridir. Aşağıdaki yazıda eski Türklerin kadın ve aile konusuyla ilgili bilgilerini bulacaksınız.

5 Mart 2015 Perşembe

JAPON KALKINMASI




Japonya 1868’de başlattığı yenileşme ve kalkınma atılımıyla Batıya yöneldi ancak Batıya öykünmedi (taklit etmedi). Gelişimini, toplumsal yapısına uygun yöntemler kullanarak gerçekleştirdi. Karma ekonomiyi başarılı bir biçimde uyguladı. Kalkınmada devletin öncülüğü belirleyici oldu. Dış borçlanmaya ve yabancı sermaye yatırımlarına izin verilmedi. Öz kaynakların ve halkın birikimlerinin yatırım sermayesine yönelmesini sağlandı. Ulusal sanayi gümrük duvarlarıyla koruma altına alındı.

2 Mart 2015 Pazartesi

YABANCI SERMAYEYLE KALKINMA


Yabancı sermaye yatırımlarını ulusal kalkınma ereğine (hedefine) bağlı kılmadan ve uluslararası şirket etkinliğine bu ereğe uygun denetleme koşulları getirmeden, kalkınabilmiş tek bir ülke yoktur. Sermaye dış yatırımları için büyük savaşların olduğu bir dünyada yabancı yatırımları denetimsiz bir biçimde kabul etmek, geri kalmayı da önceden kabul etmek demektir. Bu tür yabancı sermaye yatırımlarını, kalkınmanın değil tam tersi geri kalmanın nedenleri içinde saymak gerekmektedir.