1970, kitle eylemlerinin doruğa ulaştığı bir yıldı.
Türkiye, bu yıla dek bu denli yaygın ve yoğun, bu denli örgütlü bir toplumsal
dirençle karşılaşmamıştı. Üniversite gençliği ve işçiler başta olmak üzere
toplumun her kesimi, değişim ve gelişimi amaçlayan bir devingenlik içindeydi.
Devrimci Öğrenci hareketi, Mustafa Kemal
ve Kurtuluş Savaşı’nın anti-emperyalist niteliğini kavramış, savaşımını
yükseltiyordu. Bağımsızlık ve demokrasi istemi, siyasi bir güç haline gelerek
halk kitlelerine yayılıyordu. ABD ve yerli işbirlikçileri bu sürece sessiz
kalamazdı, kalmadı da. 12 Mart 1971 günü, ünlü muhtıra verildi.
Ülkemizde toplumsal muhalefetin ve siyasi tartışmanın yoğunlaştığı bir dönem yaşanıyor. Kendiliğinden gelişen kitlesel eylemlerin ve siyasi tartışmaların niteliğini yükseltmek amacıyla bu bloğu oluşturduk. Hiçbir parti, grup ve toplulukla bağımız yoktur. Yazar Metin Aydoğan'ın yazılarını yayınlayacağız. Düşünsel yaşamımıza katkı koyacağına inandığımız yazıların, bilimsel tartışmalara yol açmasını diliyoruz.
12 Mart 2018 Pazartesi
9 Mart 2018 Cuma
ATATÜRK VE KADIN HAKLARI
Atatürk, kadını kendi yaşam ortamında tutsak haline getiren, tutucu kurallar ve buna bağlı olarak yaşamla çelişen önyargılar ortadan kaldırılmadıkça, Türk ulusunun da tutsaklıktan kurtulamayacağına inanıyordu. Kadın özgürlüğünün kişisel boyutunu insan onuruyla, toplumsal boyutunu ise uygarlık gelişimiyle ilgili bir sorun olarak görüyordu. Ona göre, kadını özgürleştirmemiş bir toplum gelişemez, tutsaklıktan kurtulamazdı. “Mümkün müdür ki, bir toplumun yarısı, yere zincirlerle bağlı kaldıkça, öbür yarısı göklere yükselsin. Kuşku yok; devrimci adımlar, iki cins tarafından birlikte, arkadaşça atılmalı, yenilik ve ilerlemeler birlikte gerçekleştirilmelidir. Devrim, ancak böyle başarıya ulaşabilir” diyordu.(x)
7 Mart 2018 Çarşamba
8 MART VE KADINA ULAŞMAYAN ‘KADIN HAREKETİ’
Fransız
Devrimi’nin ikinci yılında, 7 Eylül 1791’de yayınlanan “Kadın ve Kadın
Yurttaşın Haklar Bildirisi” başlangıç sayılırsa, dünya kadın hareketi iki
yüzyılı aşkın bir geçmişe sahiptir. Bu uzun süre içinde, değişik ereklerle
değişik savaşım biçimleri yaşanmış ancak ‘kadın hakları’ hiçbir ülkede, bugün
Türkiye’de olduğu gibi karmaşa haline gelmemişti. Siyaset, inanç biçimleri,
etnik ayrılıkçılık, çağdaşlık, kültür, ekonomi, spor… alanlarında kadın araç
olarak kullanılmıştır. Kadın haklarını serbest ilişki olarak görenler, kara
çarşafa girip ‘muta’ nikahlı çok eşlilik arayanlar; baş örtüsünü ya da modaya
uymayı kadın hakkı sananlar; sosyalistler, Kürtçüler, tarikatlar, aşiretler…
sürekli kadından söz ediyor. Buna karşın, sözcük ve davranış karmaşası içinde, kadının
durumu sürekli kötüleşiyor ve Cumhuriyetin ona verdiği kazanımları adım adım
yitiriyor.
4 Mart 2018 Pazar
EĞİTİMİN BİRLİĞİ - TEVHİD-İ TEDRİSAD
3 Mart 1924’te çıkarılan 430 sayılı yasayla, eğitimde Öğretim Birliği
(tevhid-i tedrisat) ilkesi kabul edildi. Aynı gün çıkarılan 431 sayılı yasayla Hilafet,
429 sayılı yasayla da Şer’iye ve Evkaf Nezareti ortadan kaldırıldı. Hilafeti ve
Şeriye Nezareti’ni de kapsayan üçlü uygulama nedensiz değildi. Eğitim, o güne
değin din ağırlıklı olduğu için, Hilafet Makamı’nın ilgi alanına giriyordu.
Medreseler Şerîye ve Evkaf Nezareti’ne bağlıydı. Bu kurumlar varlığını sürdürdükçe,
eğitimde birliği sağlamak olanaklı değildi. Bu durum, yasa önerisinde şöyle
dile getirilmişti: “Bir devletin genel
eğitim siyasetinde, ulusun duygu ve düşünce bakımından birliğini sağlamak
gereklidir. Bu, gereklilik öğretim birliği ile sağlanabilir. İki başlı bir
eğitim düzeninde, iki tip insan yetişir. Öneri kabul edildiğinde, Türkiye
Cumhuriyeti içindeki tüm eğitim kurumlarının tek kurumu Maarif Vekaleti olacak
ve burada ulusal birliği sağlayan gençler yetiştirilecektir”.(×)
3 Mart 2018 Cumartesi
HİLAFETİN KALDIRILMASI
TBMM, 3 Mart 1924
günü Urfa Milletvekili Şeyh Saffet Efendi
ve elli arkadaşının verdiği; ‘Hilafeti kaldırılması ve Osmanlı Soyundan
Olanların Yurt Dışına ÇıkarılmasıHakkındaki
Kanun’ hakkındaki önergeyi kabul ederek yasalaştırdı. Hilafetin
kaldırılması, devlet ve toplum yapısında yer etmiş, din inancıyla ilişkili,
dörtyüz yıllık bir kurumun varlığına son verilmesiydi. Atatürk, yeniliğin öncüsü olarak, güçlü ve duruma hakim
görünüyordu. Halkın desteğine sahip Cumhurbaşkanı, köylere dek örgütlenen Halk
Fırkası’nın Genel Başkanı’ydı. Ordu başta olmak üzere devlet birimleri ona
bağlıydı. Yönetim gücü elindeydi. Ancak, konu Halifeliğin kaldırılması
olduğunda, toplumu yönlendirecek gerçek gücün kimde olduğu, belirsizleşiyordu.
Bu işe girişildiğinde nelerle karşılaşılacağı belli değildi. 407 yıllık Hilafetiortadan kaldırmak kolay bir
iş değildi.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)




