18 Mayıs 2016 Çarşamba

19 MAYIS 1919: ÖZGÜRLÜĞÜN ŞAFAĞI



Başarılı olmak için; büyük bir irade gücüne, nitelikli düşünsel donanıma ve sınırsız bir yurt sevgisine gereksinim vardı. Bu nitelikler ise, “doğal sürükleyici bir güç” olarak onun yaradılışında bulunuyordu. Aynı nitelikler, yoksul ve eğitimsiz görünen Türk halkının mayasında vardı. İnançlı bir yurtseverin yapması gerekeni yapacak; kendi gücünü, kaynağı olan millet gücüyle birleştirerek ülkesini kurtaracak bir eyleme; ulusal bağımsızlık eylemine girişecekti. Bu girişim, kendi adına bir şey istemeyen, “şan ve şeref peşinde koşmayan”, yalnızca “geleceğin Türkiyesi üzerinde tasarladığı yapıcı düşüncelere” yönelmiş olan bir yurtseverin tutkulu eylemiydi.


Samsun’daki Yalnızlık


Mustafa Kemal, 19 Mayıs’ta geldiği Samsun’da altı gün kaldı ve 25 Mayıs 1919’da iç kesimlere gitmek üzere buradan ayrıldı. Önemli bir Türk gücünün bulunmadığı bu küçük kentte, her an denetim altındaydı. İstihbarat subayları, girişimlerini izliyor, yaptığı her işi soruşturuyorlardı.
Gönüllü ajanlar konumundaki yerli Rumlar, gittiği yerleri, görüştüğü kişileri, hatta telefon konuşmalarını bile İngilizler’e haber veriyordu. Kimi Türkler, onunla karşılaşmaktan kaçınıyor, konuşmaktan çekiniyordu.1
Limanı olmayan bu kentte, sandallar onu ve karargahını karaya çıkardığında, burada fazla kalmamaya karar vermişti. Anadolu yaylasının içlerine gidecek, ulusal direnişi orada örgütleyecekti.

 Ülkeye Adanan Yaşam

Otuz sekiz yaşında; kendine ve halka güvenen bilinçli bir yurtsever, rütbelerini savaş alanlarında kazanmış genç bir general ve usta bir savaşçıydı. Kesin kararlıydı ve her şeyi göze almıştı. “Türk yurdunu” ya kurtaracak ya da bu uğurda ölecekti.
Amacını ve izleyeceği yolu genç yaşta belirlemişti. Subaylığa başlarken, Harp Okulu’nda; “benim; amaçlarım, üstelik çok yüce amaçlarım var. Bunlar; makam elde etmek, manevi zevklere erişmek ya da para kazanmak gibi şeyler değildir. Amaçlarım gerçekleştiğinde, yurduma yararlı olmanın mutluluğunu yaşayacağım. Hayatım boyunca tek ilkem, bu ülkü olacaktır. Yürüyeceğim yolu, çok genç yaşta seçtim, ama son nefesime kadar bu yoldan ayrılmayacağım” demiş2 ve o güne dek bu söze sadık kalmıştı.
Dağılmayla karşı karşıya kalan Türkiye’nin, şimdi her zamankinden çok ona gereksinim duyduğunu düşünüyor, kendine verdiği söz yolunda harekete geçiyordu.

Ulus Savaşçısı

Savaş sanatında, dost-düşman herkesin saygı duyduğu usta bir kuramcı, güvenilir bir uygulamacıydı. Ancak, aynı zamanda saygı uyandıran bir halk önderi, dengeli bir yönetim adamı ve nitelikli bir aydındı. Türk tarihini ve bu tarihin Türk halkında yarattığı bağımsızlıkçı birikimi biliyor, tümüyle bu birikime güveniyordu.
Şimdi, tutkuyla bağlı olduğu ve sevgisine her zaman karşılık bulduğu halka gidiyor, kurtuluşu sağlayacak tek güç olan millete başvuruyordu. “Bütün ulusları tanıyorum. Onları, bir milletin karakterinin bütün çıplaklığıyla ortaya çıktığı anda, savaş alanında ve ateş altında, ölümün eşiğindeyken inceledim. Türk milletinin manevi gücü, yemin ederim ki bütün dünyanınkinden daha üstündür” diyor3, varlığını ve umutlarını bütünleştirdiği bu “üstün gücü” harekete geçirmeye gidiyordu.

Yüksek Nitelik

Ülkeyi ve halkı tanıdığı gibi, dünyayı ve dünya olaylarını da doğru kavrıyordu. Kültürel gelişkinliğe bağlı yorum ustalığı; yönünü, geçeceği yolları ve olası gelişmeleri, önceden biliyormuşçasına görmesini sağlıyordu. Dostlarının olduğu kadar düşmanlarının da adeta “ruhunu okuyan” ve bilinçle irdelenmiş, deneyime dayanan bir sezgi gücüne, sıradışı bir öngörü yeteneğine sahipti.
Her zaman dengeli bir gerçekçilik içindeydi. Uygulama olasılığı olmayan istemlere, aşırı yönelmelere asla izin vermiyordu. Düşüncelerini açıklamada acele etmiyor; zamanı, koşulları ve ilişkiler düzenini dikkate alarak, neyi ne zaman yapacağını bilmenin yarattığı ölçülü bir sabırla hareket ediyordu. Nesneldi ve “toplumu kendi düşündüğüm, hayal ettiğim, tasarladığım bir takım his ve düşüncelerin peşinde sürüklemek amacında değilim. Allah beni böyle bir hatadan korusun”4 diyecek kadar düşünsel olgunluğa erişmişti.
Savaşın kazanılması için, silahın şart, ancak yetmez olduğunu biliyor, gerçek zaferin düşünce birliğine ulaşmış insanlarla kazanılacağına inanıyordu. Düşünce birliği ise ona göre ancak; eğitimle sağlanan özgür düşünce ve örgütlü birlikteliklerle sağlanabilirdi. Yüzyılların tutucu geleneklerini yaşayan, geri ve eğitimsiz bir toplumda bunu başarmak, birçok insan için, çok güç, belki de olanaksız gibi görünüyordu.

İnanç Sağlamlığı, Kararlılık

“Bütün yurdun ve koskoca bir ulusun ölüm kalımı söz konusuyken, vatanseverim diyenlerin kendi geleceklerini düşünmelerine yer var mıdır” diyor5, arkadaşlarına izleyeceği ve onların da izlemesini istediği yol konusunda şunları söylüyordu: “Hiçbir zaman baş eğmeyeceğiz. Tuttuğumuz yolda sonuna kadar yürüyeceğiz. Hiçbir şartta teslim olmayacağız ve başarılı olmaya çalışacağız. Yerli ya da yabancı düşman karşısında haklarımızı savunacağız. Son vardığımız sınırda, eğer yenme umudumuz kalmamışsa, bir Türk bayrağının altına sığınıp, orada istiklâl uğrunda can vereceğiz”.6
Çevresine yalnızca sözleriyle değil, tutum ve davranışlarıyla da örnek oluyordu. Ulusal eyleme katılması için kimseyi zorlamıyor, herkesin özgürce karar vermesini istiyordu. Ona göre, amaç yönünde karşılaşılacak güçlükler ancak gönüllü katılımın, çıkarsız dayanışmanın yarattığı güçle aşılabilirdi. Çatışma ve tehlike dolu bu yola girmek isteyenler, sonuçlarına katlanmaya hazır olmalı, gerektiğinde ölümü göze almalıydılar.

Telgraf ve Vahdettin

II.Abdülhamit döneminde başlanan, İttihat ve Terakki hükümetlerince geliştirilen ve o dönem için “mükemmel” sayılabilecek telgraf ağı çok işine yaradı. Sistemi derhal denetim altına alarak, askeri ve sivil yöneticilerle ilişki kurdu. Her yerde işgal karşıtı kitle gösterileri düzenletti. Yabancı devlet temsilcilerine, Babıâli’ye, yapılanları kınayan telgraflar göndertti. Müdafa-i Hukuk örgütleriyle ilişki kurdu, birbirleriyle ilişki kurmalarını sağladı. Kendisine verilen emre uyarak, direniş örgütlerini dağıtması gerekirken yenilerini kurmaya koyuldu.7
Vahdettin, Mustafa Kemal’in Doğu’daki eylemlerinin gerçek niteliğini anlayınca, “tam bir sinir krizi geçirmişti”.8 Onun İstanbul’dan ayrılacağı gün, saraya yapılan ihbar, şimdi üstelik hiç beklenmeyen bir yaygınlıkla gerçekleşiyordu. Halkın direncini kırmak için gönderdiği, buyruğu altındaki bir asker, bunu yapmak yerine, onların başına geçerek herkesi direnişe çağırıyordu.
Bu “çılgın” girişim, İngilizleri kızdıracak ve “İmparatorluğun parçalanmasına” yol açacaktı. Sadrazam damadı Ferit’den, “öfkeden titreyen sesiyle”, Mustafa Kemal’in görevine son verilip derhal İstanbul’a çağrılmasını istedi. Samsun’a çıkışından yalnızca 20 gün sonra, 8 Haziran 1919’da geri çağrıldığında, İstanbul’a şu yanıtı verdi : “Millet tam bağımsızlığını elde edene dek Anadolu ’da kalacağım”.9

Halka Ulaşma

Samsun’dan Ankara’ya dek, altı ay boyunca dolaştığı Anadolu’da; yalnızca kongreler, bildiri ve yönergeler, telgraf yazışmaları ve örgütlenme işleriyle uğraşmadı. Köyleri, kasabaları ve kent merkezlerini dolaştı. Ev, okul, kahve, kışla ve devlet binalarında; köylüler, öğretmenler, din adamları, gençler ve subaylarla görüştü. Ülkenin geleceğinden kaygı duyan ancak ne yapması gerektiğini bilmeyen insanlara umut ve güç verdi.
Halkı etkiliyor ve ondan etkileniyordu. Toplumsal yapıya biçim veren özdeğerlere dayandığı için halk onu anlıyor ve çağrısına katılıyordu. Türk halkının en yoksul döneminde bile yok olmayan yurda bağlılık tutkusu, inancını pekiştiriyor, kararlılığını arttırarak direnme gücünü yükseltiyordu.
Erzurum’a giderken karşılaşıp görüştüğü yaşlı bir köylünün sözleri, Türk halkının yurduna bağlılığını gösteren örneklerden biridir. Mustafa Kemal’in hatır sorup konuştuğu; “Doğu mitolojisindeki yarı tanrı görünümündeki sıkıntılara teslim olmamış, beli bükülmemiş, uzun aksakallı bu dev ihtiyar!”10, Adana’da işlerinin iyi olmasına karşın ailesiyle birlikte memleketi olan Erzurum’a geri dönmektedir. Dönüş nedenini sorduğunda: “Son günlerde duydum ki, İstanbul’daki ırzı kırıklar, bizim Erzurum’u Ermeniler’e verecekmiş. Durumu görmeye geldim. Bu namertler kimin malını kime veriyorlar?”11 yanıtını alır. Bu yanıtı hiç unutmayacaktır.
Ş.S.Aydemir, “Tek Adam” adlı yapıtında, bu olayla ilgili olarak şunları aktarır: “Gördüğü kimi tükenmişliklerden sonra bu yenilmemiş insan, Mustafa Kemal’in ruhunda ıssız yolların kasvetini, bozkır içindeki insansızlığın uyandırdığı sıkıntılı tasayı dağıtmıştır. Halk yoksul ve perişandır, ama hamurunda eğer bu yaşlı insanın kanı kaynarsa?... Mustafa Kemal’in yüzünde başka anlamlar belirir. Kalkar karşısındakiyle vedalaşır. Çevresindekilere döner ve ‘bu milletle neler yapılmaz’ der”.12

Yunan İşgali, Ermeni Cumhuriyeti

Kişisel hazırlığının yanı sıra, o aşamada amacına hizmet eden iki somut gelişmeyle işe başladı. Anlaşma (İtilaf) Devletleri’nin desteğinde Yunanlılar’ın İzmir’i işgal etmesi ve İngilizlerin Kafkaslar’da, sınırları Türk topraklarına taşan bir Ermeni Cumhuriyeti kurması. Bu iki gelişme, Türk halkında uyarıcı etki yaptı ve büyük bir tepkiye neden oldu. Batıdaki Yunan katliamı ve Doğudaki Ermeni saldırganlığı öğrenildikçe tepkiler arttı, devreye Mustafa Kemal girince öfke örgütlenmeye yöneldi.
Ayrıca O, gittiği her yerde; milli duygularda yükseliş, devrimci bir direnme ruhu yaratıyordu. İzmir’den, kışlalarında öldürülen savunmasız subayların, yakılan köylerin ve toplu öldürmelerin haberleri geliyordu. Devlet kurmaya yönelen Ermenilerin, şımartılmış Pontus’lu Rumların eylemleri yayılıyordu.
Türk halkı yüzlerce değil, belki de binlerce yıl hiç görmediği bir aşağılanmayla karşı karşıyaydı. “Bellerine fişekler dolamış, kara giysileriyle Rum çeteciler”13; Kocaeli’nden Hopa’ya dek yol kesiyor, Müslüman köylere saldırıyor, “Türk öldürmeyi” övünç nedeni sayıyorlardı. Silahsızlandırılmış Türklerin elinden bir şey gelmiyordu. İngilizler, “karışıklıkların nedeni sayarak Türklerin silahlarına el koymuş, Rumlar’ın silahlarına dokunmamıştı”.14

Genç Subaylar Öncü

Çağrısına ilk karşılık verenler, ordu mensupları ve terhis edilmiş rütbeli subaylar, özellikle genç subaylar oldu. Kendisi Osmanlı Ordusu’nun en genç generaliydi, ona katılan subaylar da öyleydi. Padişaha bağlı kalan rütbeli subayların yaş ortalaması 58’ken, ona katılanlarınki 38’di.15
Subaylar, sayıları giderek artan gönüllüleri de beraberlerinde getirdiler. Onu dinleyen ya da giriştiği işi duyan yoksul ve yorgun köylüler, yavaş yavaş uyanmaya, ününü Çanakkale ve Bitlis Savaşları’ndan duydukları bu genç paşanın peşinden gitmeye başladılar.
“Yaman komutandır; sert muharebe eder; üzerine atıldığı düşmanı kırmadan bırakmaz” sözü16, Anadolu’nun hemen her köyünde gizemli bir söylence gibi dilden dile dolaşıyordu. Şimdi, onu dinledikçe, ezilmişliklerini ve ölgün durumdaki kızgınlıklarını, direnme duygusuna dönüştürüyorlardı. “Adeta yaşama geri dönmüşlerdi. Bütün köylerde parlayan nefret ateşi, halkı yeni bir güçle harekete geçiriyordu”.17
Halkı uyandırmakla kalmadı, onların savaşım isteklerini derinleştirerek daha çok köyü harekete geçirmeleri için kendine bağlı subayları çevreye gönderdi.18 Tümen ve kolordu komutanlarını, askerlik dairesi başkanlarını, halkın örgütlenmesinde görev almaya çağırdı.
24 Kasım 1919’da, komutanlara ve Müdafaa-i Hukuk’un örgüt birimlerine çektiği telgrafta, “milli örgütün mahalle ve köylere dek yayılmasını” istedi ve şunları söyledi: “Yaşamsal önemdeki bu soruna acele çözüm bulmak, vatanın geleceğiyle milli örgütü sağlam esaslara dayandırmak için, kolordu ve tümen komutanlarının ve askerlik dairesi başkanlarının bu mukaddes görevle doğrudan ilgilenmeleri; bu yolda ilişkide oldukları örgüt başkanları ve mülkiye memurlarının vatansever yardımlarından azami yararlanma gereği karar altına alınmıştır”.19
Yurtseverleri, ulusal direniş temelinde birbirine bağlayan başlıca halka, başta komutanları olmak üzere, kendisine tutkuyla bağlı askeri birliklerdi. Bunlar kendi bölgelerinde, askerlik görevleri yanında halka siyasi önderlik de yapıyordu. Kararlarını, bildirim ve buyruklarını, genelgelerini halka onlar yayıyordu. Öğretmenler, doktorlar, gazeteciler, esnaf ve tüccarlar, ona bağlı askerlerin çevresinde toplanıyordu. Subaylar arasında ünü ve saygınlığı çok yüksekti. O, subaylarına, subayları da ona güveniyordu. Örgütlenme, haberalma ve halkla ilişki gibi önemli konularda subayları görevlendiriyor onların yaptığı çalışmalara güven duyuyordu.20

DİPNOTLAR

1                   “Bozkurt”, H.C.Armstrong, Arba Yay., İst.-1996, sf.88-89
2                   “Atatürk”, Paraşkev Paruşev, Cem Yay., İst.-1981, sf.71
3                   “Bozkurt”, H.C.Armstrong, Arba Yay., İst.-1996, sf.239
4                   “Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün 1923 Eskişehir-İzmit Konuşmaları” Arı İnan, 1982, Türk Tarih Kurumu Yay.
5                   “Nutuk” M. K. Atatürk, I.Cilt, T. Dil Kur. Bas., 4.Bas., 1999, sf.95
6                   “Atatürk’ten Hatıralar”, Celal Bayar, sf.28-29; ak. Ş.S.Aydemir, “Tek Adam” II.Cilt, Remzi Kit., 8.Bas., İst.-1981, sf.297
7                   “Atatürk” L. Kinross, Altın Kit. Yay., 12.Bas., İst.-1994, sf.204
8                   “Mustafa Kemal” B. Méchin, Bilgi Yay., Ankara-1997, sf.170
9                   a.g.e. sf.170
10              “Tek Adam” Ş. S. Aydemir, II.Cilt, Remzi Kit., 8.Bas., 1981, sf.88
11              a.g.e. sf.88
12              a.g.e. sf.89
13              “Atatürk” L. Kinross, Altın Kit. Yay., 12.Bas., İst.-1994, sf.206
14              a.g.e. sf.206
15              “Milli Mücadelede İttihatçılık”, E.J.Zürcher, Bağlam Yay., 2.Bas., İst.-1995, sf.142
16              “Erzurum’dan Ölümüne Kadar Atatürk’le Beraber”, M. M. Kansu, I.Cilt, Türk Tarih Kur. Yay., 3.Bas., Ank.-1988, sf.25
17              “Bozkurt”, H.C.Armstrong, Arba Yay., İst.-1996, sf.92
18              a.g.e. sf.92
19              “Kaynakçalı Atatürk Günlüğü” U. Kocatürk, T.İş Ban.Yay., Ank., sf.121
20              “Bir Sovyet Diplomatının Türkiye Anıları” S.İ.Aralov, Birey ve Toplum Yay., 2.Bas., İst.-1985, sf.65







Hiç yorum yok:

Yorum Gönder