10 Haziran 2017 Cumartesi

TARİHİN İNKARI


Ulus karşıtlığının güncel politika durumuna getirilmesi, yerelleşmeyi; yerelleşmede ulusal ayrışmayı gerekli kılmaktadır. Bu gerekirliğe hizmet edecek ideolojik çıkış, kuşkusuz tarihin çarpıtılması ya da yok sayılmasıyla olanaklıdır. Eğer tarih bu amaç için kullanılacaksa, her şeyden önce ve kaçınılmaz olarak, Türk tarihinin çarpıtılması ya da yok sayılması gerekir. Çünkü bu tarih, millet kavramını her dönemde yaşatmayı başarmanın ve bu başarıyı ayakta tutmanın uygulamalarıyla doludur. Alman bilim adamı Prof.Fritz Neumark, bu nedenle; “Türkler tarihten çıkarılırsa, ortada tarih diye bir şey kalmaz” demiştir.(×)

 

Tarihe Karşı Sorumluluk


Tarihte hiçbir toplum, Türkler kadar dünyaya açılıp geniş alanlara yayılmadı; hiçbir toplum kendisini ve ilişki kurduğu toplulukları Türkler kadar değiştirmedi; hiçbir toplum tarihin akışı üzerinde Türkler kadar etkili olmadı; dönemine ve geleceğe yön vermedi.
Türkler, tarihin hemen her aşamasında ve çok uzun dönemler boyunca, sıradışı bir devingenlik içinde oldular; çok uzak yerlere gittiler, gittikleri yerleri etkilediler ve o yerlerden etkilendiler.
Uygarlıklar içinde eriyerek ya da onları kendi içinde eriterek, yeni ve ileri birliktelikler, kaynaşmalar yarattılar; tarihin akışına yön veren devrimci dönüşümlere neden oldular. İnsanlık tarihinin hemen her döneminde var oldular, tarihle bütünleştiler.

Yok Saymak

Türkler’in tarihe yaptığı etki ne denli açık bir gerçekse, bu etkinin yok sayılmak istenmesi de o denli açık bir gerçektir. Tarih biliminin bugün erişmiş olduğu düzey düşünüldüğünde, birbiriyle çelişen bilim dışı bu karşıtlığın nedeni, bilgi yoksunluğu ya da araştırma eksikliğiyle açıklanamaz.
Batılı politikacılar ve kimi “bilim” adamları, Türk tarihini çarpıtmada kendilerine herhangi bir sınır koymamıştır. Bilimsel bir kılıfla örtülmek istenen düşünsel düzey, kimi zaman o denli ilkeldir ki, yalnızca bilim açısından değil, insanlık açısından da acıklı bir durum (trajedi) yaratmaktadır.
Amerikalı tarihçi Prof.H.Mc.Neill, Türkleri 11.yüzyıldan önce yok sayar ve “Türkler’in M.S.1071’de ortaya çıkarak uygar toplumlara sızdığını” söyler. Alman tarihçi R.Scala’nın “Osmanlı Türkleri’nin Asya’dan yalnızca Karagöz oyununu getirdiğini, uygarlık konusunda askeri, siyasi ve toplumsal örgütlenmenin tümünü ele geçirdikleri Bizans’tan aldığını” ileri sürer.1

Türk Karşıtlığı

Eriştiği ekonomik güçle, son iki yüz yılda dünya egemenliğine yönelen Batı için Türk karşıtlığı, politik gereksinimlerin yol açtığı bilinçli ve çıkar amaçlı bir eylemdir. Bu davranış, çıkarları için kuşkusuz yararlı, üstelik kaçınılmaz ancak asla bilimsel değildir; ayrıca günümüzle de sınırlı değildir.
Batı tarihinin büyük bölümü, Türklerle çatışmanın, çoğu kez boyun eğmenin tarihi gibidir. Dünyanın birçok yerinde Türklerle uğraşmak zorunda kalanlar, eskiden gelen duyguların dürtüsüyle, Türk karşıtlığına her zaman hazır ve isteklidirler.
Dışardan kaynaklanan, içerde yandaş bulan Türk karşıtlığını önlemek için herşeyden önce; bilgi sahibi olmak, bilim dışı savlardan, dayanaksız ve isteğe bağlı yorumlardan kurtulmak gerekir. Bu ise; emek vermek, araştırmak ve incelemek demektir. Böylesi bir çaba, eğer siyasi çıkar amacıyla yapılmıyorsa; tarihsel gerçekler görülüp öğrenilecek, bugün kavranarak gelecek tasarlanacaktır.

Devletsizleştirme

Ulus olmadan devlet olmaz. Devlet ise tarihle anlam kazanır. Bu nedenle sömürgen, kendi devletine ve doğal olarak tarihine alabildiğine sahip çıkarken; sömürgelerde, devlete ve onun dayandığı tarihe karşı çıkacaktır. Tarihi çarpıtacak ve giderek yok etmek isteyecektir.
Devletin ve tarihin etkisizleştirilmesi, ulusal belleğin yok edilmesine bağlıdır. Bu ise ekonomik çöküntü, örgütsüzlük ve eğitimsizliğin yaygınlaştırılmasıyla sağlanabilir. Pazar durumuna getirdiği uluslara, anlaşmalar ya da işbirlikçiler aracılığıyla sızarak içsel bir güç konumuna gelen sömürgen, bu işi başarmak için gerekli ekonomik üstünlüğe de sahiptir. Adı yerel, düşüncesi yabancı insanların yönetime gelerek/getirilerek ülkeyi dış isteklere göre yönetmesi, ulusal devletin ve tarihin yozlaştırılmasına, giderek etkisizleştirilmesine bağlıdır.

Tarihine Sahip Çıkmak

Sömürü ilişkilerini besleyen tarih yozlaşması; ekonomi kadar güçlü, siyaset kadar bağlayıcı yıkıcı bir etken olarak, ulusal varlığın tüm alanlarına yönelmektedir. Ulusal varlığın korunması için; tarihe, bağlı olarak devlete yönelen girişimlerin, kesin olarak önlenmesi ve ulusal tarihin ortaya çıkarılarak korunması gerekir.
Binlerce yılda oluşan ve halkın ortak duygusunu, ruhsal şekillenmesini oluşturan tarihe sahip çıkmadan ulusal varlık korunamaz. Tarihçi A.W.Gulyga bu gerçeği şöyle dile getiriyor: “Sömürgecileri tarafından tarihleri yok edilip yadsındığı için, kendi geçmişlerini bilme, özellikle Asya ve Afrika ulusları için önemlidir. Geçmişine sahip çıkmayan bir toplum ve devlet düşünülemez. Tarih insanlığın belleğidir”.2

“Avrupa Tarihi”

Dünya egemenliğine yönelen Batı için Dünya tarihi, Avrupa tarihidir. “Avrupa ulusları, tarihî uluslar” diğerleri ise “tarihi olmayan topluluklardır”. “Uygarlığın merkezi Avrupadır.” Bu uygarlık; “beyaz Avrupalı ırkın üstünlüğüne”, “Grek ve Roma’nın mirasçılığına” ve “Hıristiyanlığın yüksek erdemlerine” dayanır. Öteki uluslar, “uygarlık dışıdırlar”. “Bilime ve akılcılığa kapalı” bu insanlara “uygarlık götürme”, Avrupalılar’ın “evrensel yükümlülüğü”  ve “görevidir”.
Akılcılığın (rasyonalizm) öncülerinden sayılan E.Renan (1823-1892), Doğu aydınlanmasında yer alan Müslüman bilim adamlarının yüksek niteliğini bilmesine karşın; “kafalarını çeviren bir cins demir çember, Müslümanı kesinlikle bilime kapar; onun herhangi bir yeni düşünceye açılmasını ve herhangi bir şey öğrenmesini olanaksız kılar” der.3 İnsanlar arasında eşitliği “savunan” F.Engels (1820-1895) bile, “tarihi uluslar” kabul ettiği Avrupa toplumları dışındaki ulusları; “gerici ve yok olmaya mahkum, tarihsiz uluslar” ve “barbarlar” olarak kabul eder.4
Batılıların büyük çoğunluğu, evrenin merkezinin Batı olduğuna tartışmasız bir gerçek olarak inanır. Bu inancı o denli abartır ki, Cevat Şakir Kabaağaçlı’ya (1886-1973) göre; “evren ne için yaratıldı sorusuna Batılılar, Batı uygarlığını yaratmak için yanıtını verirler”.5

Orta Asya

Uygarlığın çıkış merkezi olarak Orta Asya’nın giderek ağırlık kazanması üzerine kimi tarihçiler, bilgi ve kültür yoksunu tarih dışı Türkler’in böyle bir uygarlık gelişimini başlatamayacağını düşünerek, şu yorumu yapmışlardır: “Çok eski zamanlarda bir grup Avrupalı, Batı Avrupa’dan yürüyerek (tarihin çok eski olması için bu yürüyüş, atın ehlileştirilmesinden önceye denk getirilmiştir) yola çıkmışlar, Orta-Asya’yı çeviren yüksek dağların vadilerinden Baykal’ın Güneybatısı’ndaki Tamgalı vadisine ve Arios nehri kenarlarına yerleşmişlerdir. Orta Asya uygarlığını, Avrupa’dan gelen ve adını Arios nehrinden alan Ari ırktan bu insanlar başlatmışlardır”.6
Düşünsel çılgınlığa varan kendini beğenmişliğin örnekleri çok, propagandası yaygındır. Gerçeği yansıtmayan zorlama kuramlara ve bilinçli yanlışlıklara dayanan bu propaganda, çoğu kez bilim ve akıl dışı savlara dayandırılır; sınır konmayan aşırılıklarla, pek çok insan için inanılması güç boyutlara vardırılır.
Batılıların tarih üzerinde yarattığı bozulma o denli yaygın ve kabul edilemezdir ki, sayıları az da olsa kimi Batılı tarihçiler bile bu davranışa sert tepki göstermiştir. Herbert Buttenfield, Batı okullarında öğretilen tarihi “kötülerin en kötüsü” olarak tanımlar ve şunları söyler: “Tarih olarak öğretilenler övünme, gurur, bağnazlık ve küstahlık getirdi. ‘Bizden başka herkes haksız, yalnızca biz haklıyız’ inancını yaydı ve besledi. Yapılanlara karşı önerebileceğim tek çözüm, öğrendiklerimizin tümünü unutmaktır”.7

İçteki Karşıtlar

Türklere ve Türk tarihine karşıtlık, Batı başta olmak üzere yaygın bir tutumdur, ancak bu tutum dışarıyla sınırlı da değildir. Bilgi ve bilinçten yoksun olanlardan ayrı olarak, ülke içinde bilinçli, kararlı ve oldukça şiddetli bir Türk karşıtlığı daha vardır.
Başlangıcı Osmanlıya dayanan ve uzun dönemler boyunca resmi devlet politikası yapılan bu karşıtlık, Cumhuriyet’in ilk dönemindeki aradan sonra, bugün yeniden yürürlüğe sokulmuştur.
Artık isim ve davranış olarak da Türk kimliğinden uzak Batıcı ya da Arapçı yabancılaşma, o denli yaygınlaşmıştır ki; siyasi yapılanmalar dâhil, görevlendirilmiş birtakım insanlar, toplumun her alanında, özellikle yazılı ve görsel basında şiddetli bir Türk karşıtlığını açıktan yürütmektedirler. Ana sorun ve ulus varlığı için gerçek çekince, kökleri eskiye giden ve bugün küresel güçlerle bütünleşmiş olan bu iç karşıtlıktır.

Kendini İnkar

Osmanlı Devleti, başlangıç dönemi dışında, Türk tarihine sahip çıkmak bir yana, bu tarihe ve mirasçıları olan Türklere yoğun bir baskı uygulamıştır. Okullarda soyu temiz kavim (kavm-i necip) diye yüceltilerek yalnızca Arap (ve İslam) tarihi okutulmuş, Türk ve Türkmen sözcüğü “kaba saba, cahil dağlılar” anlamında kullanılmıştır.
Osmanlı gözünde Türk, “uygarlık dışı, yağmacı ve idraksiz (ahmak) göçebelerdir”.8 Mevlana Celaleddin’i Rumi (1207-1273); “Tanrı’nın Türkler’i yakıp yıkmak için” yarattığını, “dünyanın yapımının Grekler’e (Yunanlılar’a y.n.), yıkımının ise Türkler’e özgü” bir iş olduğunu söyler ve Türkler’in “Grek yapıtlarını yıktığını, sonsuza kadar da yıkacağını”  ileri sürer.9
19.Yüzyılda yurtseverlik duygusunu geliştiren Namık Kemal (1840-1888) bile, Osmanlı toplumunu etnik yapısından ayırır ve Türkler’e toplum içinde yer vermez; “Osmanlı Ümmetinin millet olarak; İslam, Hıristiyan ve Yahudiler’den meydana geldiğini”  yazar. Ona göre millet, ırkı değil, dinsel bir topluluğu temsil eder.10
Son Osmanlı vakanüvisi (zamanın olaylarını yazan devlet tarihçisi) olarak kabul edilen Abdurrahman Şeref’in (1853-1925) Türkler hakkındaki görüşü, Avrupalılar’ın görüşlerinden farklı değildir ve E.Renan’ın görüşleriyle örtüşmektedir.
İlerlemiş yaşında Kurtuluş Savaşı’na katılmış olmasına karşın bu tarihçi, Türkler ve kültürleri konusunda şunları söylemiştir: “Türkler, nesnel etkinlikleri ölçüsünde düşünsel etkinlik gösterememişlerdir. Çünkü düşünce olarak yaratıcılıkları ve tarihte, uygarlıkta ilerleme sağlayacak hiçbir yapıtları yoktur. Batıda İslam uygarlığına, Doğuda Çin uygarlığına çok kolay mahkûm olmalarının nedeni budur”.12

 

DİPNOTLAR

(×)        “Dünyanın Efendisi Avrupa” James Joll, 20. Yüzyıl Tarihi, Arkın Kitapevi sf.2

1                       “Bizans Müesseselerinin Osmanlı Müesseselerine Tesiri” Prof.Fuat Köprülü, Kaynak Yay., 5.Bas. 2002, sf.15
2                       “Türklerin Tarihi” D.Avcıoğlu, 1.Cilt, Tekin Yay.–1995, sf.19
3                       a.g.e. sf. 8
4                       a.g.e. sf.7-8
5                       Cevat Şakir Abasıyanık’tan aktaran D.Avcıoğlu, 1.Cilt, Tekin Yay.–1995, sf.8
6                       “Ön Türk Tarihi” Haluk Tarcan, Kaynak Yay., 1.Bas.–1998, sf.36
7                       “Türk Kimliği”, Prof.Bozkurt Güvenç, Kül.Bak.Yay., 2.Bas., 1994, sf.14
8                       “Türklerin Tarihi” D.Avcıoğlu, 1.Cilt., Tekin Yay.–1995, sf.14
9                       a.g.e. sf.157
10                  a.g.e. sf.14
11                  a.g.e. sf.13




Hiç yorum yok:

Yorum Gönder