26 Ocak 2017 Perşembe

TÜRKLERDE YÖNETİM GELENEĞİ VE KATILIMCILIK



Eşitliğin ve adalet duygusunun topluma egemen kılınması, bunun devlet politikası haline getirilmesi ve yönetim erkinin kurumlar arasında paylaşılması, Türk yönetim geleneğinin temel özelliğidir. Yönetim biçimine yön veren töre; toplumda kabul gören sosyal birikimler ve gereksinimlere yanıt veren yeniliğe açık geleneklerdir. Töreyi güncelleştiren ve onun uygulama koşullarını belirleyen buyruklar, halkın katıldığı toplantılarda kabul edilirdi. Bu toplantılar halka, hem yönetime katılma, hem de onu denetleme olanağı veriyordu. Yetkileri töreyle belirlenen bir tür atanmış görevliler olan Kağanlar, ülkeyi, yani "töreye göre ata yadigârı kutsal vatan topraklarını", dışa karşı korumak; içerde, budun’un gönenç ve güvenliğini sağlamak zorundaydılar. Kötü yöneterek halka sert davranan ve devletin geleceğini tehlikeye sokan kağanlara karşı, toyların (meclislerin) onu görevden alma yetkisi vardı. Kağanlar, ülke topraklarını serbestçe kullanabileceği mülkleri olarak görmez, bireysel yönetime yönelmez ve keyfine göre uygulama yapamazdı.


Türk Yönetim Düzeni

Türk toplumlarında devlet yapısı ve yönetim biçimi; Batı’dan çok başka öncelikler, özellikler ve anlayışlar üzerine kurulmuştu. Kut adını verdikleri yönetim düzeninin, kurucusu ve koruyucusu gördükleri devlete, büyük saygı gösteriyor ona il diyorlardı.
İlin başındaki Kağan, bir hükümdardan çok, "yüksek bir işyardıydı (görevli)". Devlet, Türkler için, “toplumda düzen ve güveni sağlayan; eşitliği, doğruluğu ve hukuku geçerli kılan; dışa karşı bağımsızlığı koruyan, etkili ve güçlü, vazgeçilmez bir örgüttü”.1
Kağanlar, halkın kamu düzenine ve devlete olan saygısını üzerinde toplayan, bu nedenle buyruklarına uyulan önderlerdi. Ancak kağanlar, devleti toplumsal yaşamın gereklerine ve töreye uygun olarak yönetmekle yükümlüydüler. Yerinin hakkını verip halkın güvenini kazandıklarında, hem kendilerinin hem de devletin saygınlığını yüceltir ve benzeri olmayan bir yönetim gücüne sahip olurlardı.

Adalet ve Eşitlik

Eski Türklerde yönetim gücünü elinde bulunduranlar, toplumun saygı gösterdiği bu gücü kullanırken dikkatli davranırlar, adil olmaya büyük önem verirlerdi. Bunu yaparken, yetke (otorite) yitimi doğurabilecek bir güçsüzlük içine de düşmezlerdi. Yönetim gücünü bölmeden, eşitliğin ve katılımcılığın yöntemini bulur ve bu yöntemi, devlet işleyişine yerleştirirlerdi.
Yönetim gücünü kullananların yani yöneticilerin yaşam biçimi, toplumun ortalama değer ölçülerinden çok ayrımlı olmazdı. En üstten başlayarak halka dek ulaşan ve yönetim işleyişinde katılımcılığı sağlayan kurumlar vardı. Bu kurumların en üstünde yer alan hakanın; davranışları, giysileri, zevkleri sıradan insanlardan çok da ayrımlı değildi.
Örneğin, Roma İmparatorluğu’nu sarsan, onun yıkımına yol açan ve döneminin “dahi komutanı” olarak ünlenen Attila için, onu ziyaret eden Romalı General Priskus şunları söylemiştir: “Hunlar’ın Kralı, gücünün doruğundayken ve görkemli bir saraya sahipken bile, yalnızca tahta bir kupadan içki içer ve tahta kaplarda yemek yer, basit giysiler giyerdi. Öyle ki, halkın giydiklerinden tek farkı, giysilerinin daha temiz olmasıydı”.2
Ön Moğol tarihinde, Cengiz Han’ın içinden çıktığı kabul edilen Borcigin boyunun atası Bodoncar, Türklerin eşitçi yaşamlarını öne çıkararak; “büyüğü küçüğü yok, iyisi kötüsü de yok. Baş olanda, ayak olan da yok, hepsi eşit” biçiminde tanımlamıştı.3

Halkın Yönetime Katılımı

Yönetim biçimine yön veren töre; toplumda kabul gören sosyal birikimler, gereksinimlere yanıt veren yeniliğe açık geleneklerdi. Halk toplantılarında kabul edilen yasaların genel toplamıydı. Türkler için önemi yaşamsaldı. “Ülke’den geçilir, töreden geçilmez” atasözü4, ona verilen önemi ve ülkenin ancak töreyle var olabileceğini gösteren bir özdeyiştir.
Töreyi güncelleştiren ve onun uygulama koşullarını belirleyen buyruklar, halkın katıldığı toplantılarda kabul edilirdi. Bu toplantılar halka, hem yönetime katılma, hem de onu denetleme hakkı sağlardı. Asker ya da sivil, her kesimde ve değişik nitelikte halk toplantıları yapılır, yaptırım gücü olan bu toplantılar kurumsallaşarak yönetim işleyişinin temelinde yer alırdı.5

Kurultaylar ve Katılımcılık

Devlet politikasını belirleyen önemli kararlar, silah taşımaya ya da savaşma yeteneğine sahip herkesin katıldığı kurultaylarda alınırdı. Kurultay toplantılarına, savaşlara katılma yeterliliğinde oldukları için kadınlar da katılıyordu.6
Hititlerde yönetim deneyimine sahip yetkililerin katıldığı Pankuş adı verilen bir meclis vardı. Bu meclis hükümdarın yetkilerini kısıtlıyor ve uygulamalarını denetliyordu. Hükümdardan sonra meclise karşı sorumlu en üst yetkili, tavanna denilen hakanın eşiydi.
Hitit tarih yazıcıları, yönetim olaylarını ve savaşları hiçbir hükümdara bağlı kalmadan özgürce yazabiliyor ve yansız tarih yazıcılığının ilk örneklerini veriyorlardı.7
Eski Türklerde, yönetim organlarında yer alan ve bürokratik işleyişi düzenleyen devlet yetkilileri, görevlerini yaparken; toplum yararını, devleti ve halkın çıkarlarını korumayı herşeyin üzerinde tutar, bunun için de, uygulamalarda kurultay kararlarını esas alırdı.
Yönetimin en üstündeki kağana bağlı olarak çalışan, katılım yetkileri yüksek beyler bulunurdu. Batı Göktürklerinde şadapit adı verilen bu üst yöneticilerin atamalarında, bilgi ve yeterliliğe (liyakata) özel önem verilirdi. Yönetimde sürekliliği sağlamaları için şadapitler, genellikle yönetim deneyimi olan ailelerden seçilirdi.
Devlet görevleri, babadan oğula geçen bir hak değildi. Ancak yönetici ailelerinin çocukları, eğitim ve yetişme biçiminin yarattığı birikim nedeniyle, hemen her zaman atandıkları görevlerde başarılı olurlar, yerlerini doldururlardı. Çocuklarını devlete yönetici yetiştirmek, kimi aileler için, kuşaktan kuşağa geçen bir gelenek olmuştu.
Şadapitler’in hemen altında, devlete yaptıkları hizmet ve yetenekleriyle aşağıdan gelerek yükselmiş olan görevliler vardı. Bunlar Tarhan’lardı. Buyruk adı verilen sıradan memurlar ise, kurultaylarda alınan kararları, üst yöneticilerin denetiminde yaşama geçiren uygulayıcılardı. Yeterlilik ve deneyim, buyruk memurları için de esastı.
Atamalarında kayırma ya da ayrıcalık söz konusu olamazdı. Buyruklar ve diğer tüm devlet görevlileri, atandıkları oruna (makama) göre başka ünvanlar da alırdı. Kağan’ın kardeşine yabgu, vilayetleri yönetenlere şat, kağan soyundan gelen yöneticilere tegin denirdi. Bu yüksek ünvanlardan başka alpaga, tutun gibi başka ünvanlar da vardı.8

Meclisler

Türk toplumunun temelinde, iyi işleyen bir kamu düzeni ve köklü bir hukuk geleneği bulunur. Dönemler arasında adları ve işleyiş biçimleri değişen, ancak sürekli yenilenerek gelişen meclisler, halkın tümünü (kara-budun) temsil eden ve yönetim sisteminin özünü oluşturan kurumlardır. Türk tarihinin eski dönemlerinden beri varlığını sürdüren bu kurumlar, M.Ö. üçbinlerde oluşmuş, en gelişkin biçimine, toy adıyla Göktürk meclislerine ulaşmıştır.9
M.Ö.3-2 bin arasında varlığını sürdüren On-Ok devletinde; “kendisini ulusa adamak, ulusun geleceğini düşünmek ve halkı kutsal saymak” hakanın temel görevleriydi. On-Ok halkının; “hakanı denetleme, uygulamalarının iyi ya da kötü olduğuna karar verme ve onu ödüllendirme”  hakları vardı.
Türk toplumlarında görülen meclisler, son derece özgündü. Bu tür meclislere ve halktan gelen “temsilcilerine” (toygun), çağcılı olan hiçbir devlette rastlanmıyordu. Göktürk toyları, kağanın başkanlığında toplanıyor; o olmadığında, hanedan mensubu olmayan toy üyeleri (aygucu ve ügeler) başkanlık yapıyordu. Bu kişiler ayrıca, başbakan konumundaydılar. Toylar, Göktürk toplumunda o denli önemli yere sahiptiler ki, birçok kez kağanın seçilmesi ya da düşürülmesine karar vermişlerdi.10

Kaan Yetkesi

Yasama yetkisine sahip temsili kurumların varlığı ve bu kurumların, yetkisini herhangi bir sınırlamaya bağlı kalmaksızın kullanması; devletin en üstünde yer alan Kağan’ın, yönetim gücünü yeterince kullanamayan etkisiz bir temsilci durumuna düşmesine yol açmazdı. Kağanlar, yetkileri töreyle belirlenen bir tür atanmış görevlilerdi. Halktan büyük saygı görürler ve yasaların (törenin) kendilerine verdiği yetkiyi, tüm budun bireylerinin içten desteğiyle özgürce kullanırlardı.
Kağanlar ülkeyi, yani töreye göre “ata yadigârı kutsal vatan topraklarını”, dışa karşı korumak; içerde, budun’un “gönenç ve güvenliğini” sağlamak zorundaydılar. O dönemlerdeki başka toplumlarda, özellikle Batı toplumlarında olduğu gibi; ülke topraklarını, serbestçe kullanabileceği mülkleri olarak görmez, bireysel yönetime yönelmez ve isteğe bağlı uygulama yapmazlardı.
Kağan’ın yüklendiği görev ve sorumluluk, Orhun Yazıtları’nda, Bilge Kağan’ın ağzından şöyle dile getirilmişti: “Tanrı buyurduğu ve lütfettiği, talih ve kısmetim olduğu için; ölecek milleti diriltip kaldırdım. Çıplak milleti giydirdim, yoksul milleti varsıl ettim, nüfusu az milleti çok ettim. Başka devletler karşısında onları üstün kıldım. Dört bucaktaki milletleri barışa zorunlu kıldım ve düşmanlıktan vazgeçirdim”.11

Yeterlilik (Liyakat)

Türkler’de bir kağan ya da bey öldüğünde, oğlu “devlet ya da boy yönetiminde yeterli değilse” onun yerine geçemezdi. Kurultay, ya da toy toplanır, yeni bir önder seçerdi. Önder olmak için, siyasi etkinlik yeterli olmazdı. Askeri yetkinlik de çok önemliydi ve bu olmazsa olmaz bir koşuldu. “Yalnızca, kılıç tutabilen el hükümdar asası tutabilir” sözü eski bir Türk özdeyişiydi.12
M.S.581’de Çinlilerin Talo-pi adını verdiği Göktürk prensinin kağanlık sırası gelmiş olmasına karşın; “annesi Çinli olduğu için” toy tarafından tanınmamış, yerine “cesur ve kahraman” olduğu için amcası İşbora seçilmişti. Göktürk Kağan’ı İnel, 8.yüzyıl başında, “buduna karşı görevlerini yerine getirmediği için” tahttan indirilmişti. Toylar, Kağan’ı meşrulaştırdığı gibi, gerekçe göstermek koşuluyla, görevden alabiliyordu.13
Kötü yöneterek halka sert davranan ve devletin geleceğini tehlikeye sokan kağanlara karşı, toylar önlem almazsa, halk bizzat devreye girer ve yönetimi değiştirmek için eyleme geçerdi. Atasözü haline gelen “il mi yaman, bey mi yaman” özdeyişi, egemenliğin hakanda olmayıp, ilde yani halkta olduğunu gösteren bir tümcedir.14
Göktürk Kağanı Kapgan, “halka kötü davrandığı ve toy buna ses çıkarmadığı için”, Bayırku boyu tarafından 716 yılında öldürülmüştü.15 Halkın baskıya yönelen siyasi erke karşı tepki gösterme eğilimi, sonraki dönemlerde de varlığını sürdürmüş ve Osmanlıya karşı Türkmen direnişlerinde ve özellikle Batı Anadolu’da yaygın olan zeybek geleneğinde yaşayarak günümüze dek gelmiştir.

Selçukludan Osmanlıya

Selçuklularda devlet yönetimi, değişik yetki ve sorumluluğu olan, alanlarında uzmanlaşmış liyakat sahibi görevlilerin katıldığı divanlar aracılığıyla yürütülürdü. Değişik işler için değişik divanlar vardı. Bunlar, devlet gücünü temsil etmelerine karşın, tartışmaya açık, katılımcı kurumlardı. Kararlar, serbestçe dile getirilen görüşler, bilgi ve belgeye dayanan tartışmalar sonunda alınırdı.
Selçuklularda devlet kurumu niteliğinde birden çok divan varken, Osmanlı’da üst yönetimi ilgilendiren ve bir tür bakanlar kurulu niteliğinde olan Divan-ı Hümayun adıyla tek bir divan vardı; öbür divanlar küçük yönetim birimleri biçimindeydi.
Selçuklularda her divanın başında bir nazır (bakan) bulunurdu. En üst merkezi yönetim organı, başında hükümdarın (sultanü’l azam) bulunduğu ve hergün toplanması yasal bir zorunluluk olan Yüce Divan’dı (divan-ı alî).
Yüce Divan’da; devlet siyaseti, adalet, diplomasi, yüksek yargı kararları görüşülür ve karara bağlanırdı. Alınan kararların yürütülmesi ve hükümdar katılmadığında divanın yönetimi vezirin, yani sahib-i azamın (Osmanlılar’da vezir-i azam) göreviydi.
Vezir, genel yönetimle ilgili devlet kararlarını yürütmekle kalmaz, özellikle İmparatorluğun ilk dönemlerinde, hükümdar ve ailesinin devlet işlerinde usulsüzlük ve keyfi davranışta bulunmalarını önleyerek divanın yetkilerini korurdu. Selçuklu vezirleri, bunu yapabilmek için gerekli olan güç ve yetkiye yeterince sahiptiler.16

DİPNOTLAR

1     “Türk Tarihinin Ana Hatları” Kaynak Yay., 2.Bas. 1996, sf.347
2     “Türk Tarihinin Ana Hatları” Kaynak Yay., 2.Bas. 1996, sf.347
3     “Moğolların İçtimai Teşkilatı” B.Y.Viladimirtsov, sf.103-104; ak. Doğan Avcıoğlu “Türklerin Tarihi” Tekin Yay., 1.Cilt, 1995 İst., sf.248
4     “Türkçülüğün Esasları” Ziya Gökalp, Kum Saati Yay., 2001, sf.169
5     “Türk Tarihinin Ana Hatları” Kaynak Yay., 2.Bas. 1996, sf.348
6     a.g.e. sf.348
7     “Türkler’n Kültür Kökenleri” Ergun Candar, Sınırötesi Yay., 2002, sf.190
8     a.g.e. sf.348
9     “Türk Milli Kültürü” İbrahim Kafesoğlu, İst.-1984, sf.215, ak; Prof.Dr.Ahmet Taşağıl, Bil.ve Ütop.Dergisi, Şubat 2003, Sayı:104, sf.23
10   “Göktürler’de İdari ve Sosyal Yapı” Prof.Dr. Ahmet Taşoğıl Bil.ve Ütop.Der., Şubat-2003, Sayı 104, sf.23
11   “Bilge Kağan Yazıtı, Doğu Cephesi” 27–30, ak. Prof. Dr. Ahmet Taşoğıl Bil.ve Ütop.Der., Şubat-2003, sayı 104, sf.22
12   “Tarih II–Kemalist Eğitimin Tarih Dersleri” Kaynak Yay., 3.Bas. 2001, sf.303
13   Çin Kaynakları SS 84, sf.1865; PS 87, sf.3290; TCTC 175 sf.5449, ak. Prof Dr.Ahmet Taşağıl a.g.d. sf.22
14   “Türkçülüğün Esasları” Z.Gökalp, Kum Saati Yay., 2001, sf.169
15   Çin kaynakları CTS 194 A, sf.5173; HTS 215 A, sf.6049, ak. Prof Dr. Ahmet Taşağıl a.g.d. sf.22
16   Ana Britannica, Anayayıncılık A.Ş., 7.Cilt, sf.127



Arkadaşlarınızla bu yazı paylaşın.

3 yorum:

Adsız dedi ki...

Mevcut iktidar bu ülkenin utancı, imamın ordusunun karargahı ve şer yuvasıdır. Medeniyeti boğmak için bekleyen karanlığın kendisi ve bütün insanlığın savaşması gereken bir kanserdir. Hiçbiri ulu önder Atatürkün demokrasi ve özgürlük geleneğinden gelmemektedir. Tribünlerde oturan Anadolu yobazına oynayan bir profil demokrasi matematiktir sayıların oyunudur ve bizim sayımız fazladır deyip diktayı meşru göstermektedir. Bu yüzden tarih 1923 senesinde başlar benim için oradan ilerlemek lazım.

Ertugrul Tezcan dedi ki...

Sayfanızı çok beğendim. Ğenel çerçevede, yazılanların hepsi gerçekleri yansıtıyor. Benim önerim şu olacak:
Türk tarihi ile ilgili konularda bir yazı hazırlarken kaynaklar arasında mutlaka KAZIM MİRŞAN'nın Tüm kitaplarını bulundurun. Hatta MMİRŞAN kitaplarını gözden geçirmeden bir metni tamamlamayın derim. Tabi bu benim kanaatimdir. Yolunuz açık olsun.

zafer dedi ki...

Çok teşekkürler hocam... Bu yazı, 'Türk'ü, kendisine getirmesi gereken bir yazıdır! Entrikadan, cehaletten, Arap geleneğinden, Acem örf ve inancından vesaire... kendisi olmaktan çıkmış bir milletin, saf ve sağlam kökünü gösterdiniz bu yazıyla...

Yorum Gönder