4 Şubat 2017 Cumartesi

ALTIOK



Altıok deyince akla CHP ve onun kullandığı amblem geliyor. Oysa bugünkü CHP’nin Altıok’la herhangi bir ilgisi kalmamıştır. Altıok, Atatürk’ün devlet politikası haline getirdiği ve 5 Şubat 1937’de anayasa maddesi yaptığı ilkeler bütünüdür. Yaymaca amaçlı sıradan bir tanımlama değil; direniş içinde oluşan, yaşama bağlı ve geleceğe yön veren bir ideolojidir. Geri kalmışlıktan kurtularak gelişmek isteyen bir ulusun, kalkınıp güçlenmek için izleyeceği yolu gösterir. Bu işin nasıl yapılacağını açıklar. İnsanı esas alır, bilime ve gerçeklere dayanır. “Çok yönlü, ileri ve çağın gereklerine uygun” belirlemeler; “halka verilen söz ve yükümlenmelerdir.” Toplumsal gelişimi temel amaç sayan, kendine güvenli ve devrimci bir yönetimin yapabileceği bir girişimdir. Türk ulusunun buluşudur ve evrensel bir boyutu vardır.

Yaşanan Gerçek


Nutuk’un okunduğu Cumhuriyet Halk Fırkası İkinci Büyük Kongresi (1927), bir tüzük değişikliği yaptı; Cumhuriyetçilik, Milliyetçilik ve Halkçılık olarak tanımlanan üç anlayış, partinin temel ilkesi oldu. 1931 Kurultayı’nda bunlara; Laiklik, Devletçilik ve Devrimcilik eklendi ve bu altı ilke, 5 Şubat 1937’de anayasa maddesi yapıldı. Altıok, yalnızca partinin değil devletin de temel ilkesi oldu.

Özgün ve Evrensel

Altıok, Türk Devrimi’nin yarattığı bir çağdaşlaşma programı ve ezilen ulusların tümüne örnek oluşturan bir kalkınma yöntemidir. Temelinde, altı ilkenin tümüne tek tek ya da bütün olarak yön veren, tam bağımsızlık ve ulusal egemenlik anlayışı vardır. Bu anlamıyla altıok, bir dünya görüşüdür. Bir ideolojidir.
İlkeler, birbirinden kopuk, biçimsel belirlemeler değil, birbirini tamamlayan ve birlikte değerlendirildiğinde anlamı olan saptamalardır. Birbirinden koparılarak ele alınırsa ya da bir kaçı yok sayılırsa, Türk Devrimi’ni temsil etmez, somut bir başarı sağlayamaz.
1923-1938 arasında gerçekleştirilen devrim atılımlarının tümü, Altıok içinde ifadesini bulur; hiçbir girişim dışarda kalmaz. Örneğin; Saltanat ve Hilafetin kaldırılması Cumhuriyetçilik, dil-tarih yenileşmesi milliyetçilik, eğitim birliği, tekke ve zaviyelerin kapatılması laiklik, kamulaştırmalar ve ekonomik uygulamalar devletçilik, tarım ve sağlık atılımları halkçılık, hukuk ve yenilikçi girişimler devrimcilik’le ilişkilidir. Bu ilişkiler, altı ilkenin bütünlüğü içinde, ayrıca birbirlerine bağlanmışlardır.

Cumhuriyetçilik

Türk Devrimi'nin cumhuriyet anlayışı, kimi ülkelerde olduğu gibi kişi, zümre ya da soy egemenliğini örtmek için kullanılan, adıyla uyumsuz biçimsel bir yönetim anlayışı değildir. Batı'da ya da Doğu'da görülen hiçbir cumhuriyet biçimine benzemez. Toplumu oluşturan tüm kesimleri kapsayan anlayışıyla, doğrudan ulusal egemenliği ve halkın gönencini amaç edinmiştir. Türk toplumuna özgüdür. Eskiden gelen katılımcı anlayışın, günün koşullarına göre uygulandığı, halka dayalı demokratik bir yönetim biçimidir.
Yasama organı olarak Türkiye Büyük Millet Meclisi, azınlığı temsil eden, sınıf egemenliğine dayalı Batı parlamentolarından çok farklıdır. Meclis başta olmak üzere devlet kurumlarında görev yapan insanlar, en üstten en alta, tümüyle halk kökenlidir.
TBMM yönetim anlayışını, Fransız cumhuriyetçiliğinden ya da İngiliz parlamentarizminden değil; Göktürk toylarındaki katılımcılıktan, Anadolu Ahi paylaşımcılığından ve İslamiyet’in danışma (meşveret) geleneklerinden almıştır.

 

Ulusçuluk


Kurtuluş Savaşı’yla yükselen Türk ulusçuluğu, yoksul ülkelerin servetlerine el koyan ırkçı ve saldırgan Avrupa ulusçuluğundan çok farklıdır. Atatürk’te ifadesini bulan Türk ulusçuluğu; barışçı ve eşitlikçidir. Din, ırk, mezhep, sınıf ya da zümre egemenliğine dayanan yönetim işleyişini reddeder. Ezene karşı ezileni, haksıza karşı haklıyı savunur. Kendi ulusunu kıskançlıkla korurken başka ulusların haklarına saygı gösterir.
Emperyalist devletler, dünyaya yayılıp ülkeleri kendilerine bağlarken, daha önce birbirleriyle ilişkisi olmayan ezilen ülkeleri, ister istemez ortak düşmana, yani kendisine karşı birleştirmiş olur. Ezilen ülke ulusçuları bilirler ki; ortak düşmana yani emperyalizme karşı oluşan ortak tepki, ezilen ülkeleri birbirine yakınlaştırır ve mücadelelerine evrensel bir boyut kazandırır.
Emperyalizmi ilk kez yenilgiye uğratan Türk ulusçuluğunun, ezilen uluslarda büyük heyecan ve uyanış yaratmasının nedeni budur.
Emperyalizme karşı savaşım, ezilen ülke ulusçuluğunu, ırkçılığın dar kalıplarından çıkarır, onu özgürlüğü amaçlayan demokratik bir devinim durumuna getirir. Ezen ülke ulusçuluğuyla, ezilen ulus ulusçuluğu arasındaki ayrım: despotlukla demokrasi, saldırganlıkla savunma, tutsaklıkla özgürlük arasındaki ayrımdır. Emperyalizme karşı çıkmayan kişi ya da siyasetler, demokrat ya da sosyalist olamaz. Ezilen ulus aydınları, herşeyden önce emperyalizme karşı çıkmak, bunun için de ulusçu olmak zorundadır. Ulusçuluk, ezilen ulusların emperyalizme karşı kullanabileceği tek silahtır. 
Altıok’un ulusçuluk anlayışı, Misak-ı Milli sınırları içinde yaşayan Türklerin, gönenç ve mutluluğunu esas alır. Mustafa Kemal, bu konudaki düşüncelerini Kurtuluş Savaşı’nın başlarında, 1 Aralık 1921’de açıklamış ve şunları söylemiştir; “Biz büyük hayaller peşinde koşan, yapamayacağımız şeyleri yapar gibi görünen sahtekar insanlardan değiliz... Türkiye’de aslında, Panislamizm (İslam birliği), Panturanizm (Turancılık) yapılmadı, yalnız yapıyoruz, yapacağız denildi... Haddimizi bilelim. Biz yaşamını bağımsız olarak sürdürmek isteyen bir milletiz. Canımızı yalnız ve ancak bunun için veririz”1 diyordu.

 

Halkçılık


Türk Devrimi’ndeki halkçılık anlayışı, Fransız ve Rus Devrimlerindeki yurtdaş ve yoldaş kavramından çok farklıdır. Fransız Devrimi’nin temel söylemi olan eşitlik, özgürlük, kardeşlik ve adalet gibi kavramlar, Fransız ulusunun tümünü değil kentsoylu sınıfını; Rus Devrimi’nde ise, toplumun tümünü değil, işçi sınıfını, belli oranda da köylülüğü kapsar. Türk Devrimi’nde ise, mücadele içe değil, dışa dönüktür. Sınıfsal değil, ulusaldır.
Türkiye’de emperyalist saldırganlığa karşı savaşılmıştır. Bu özellik, halk tanımını sınıfsal ayırımlarla sınırlamaz, saldırganlarla işbirliği yapmayan herkesi kucaklar. Halk kavramı, önemli oranda millet kavramıyla bütünleşir ya da en azından yakınlaşır.
Türk Devrimi’nde yapılanların tümü halk içindir. Devrim araç, halk amaçtır. Mücadele; bürokratik yetkileri, siyasi ittifaklarıyla da uzlaşmaları değil, halkla bütünleşmeyi esas alır. Mustafa Kemal’in; “ordular yenilebilir, esas olan halktır. Halk, her zaman yeni ordu yaratabilir; millet, ordu durumuna gelebilir”2 ya da “yeni Türkiye Devleti bir halk devletidir, halkın devletidir”3 demesi bundandır.

 

Laiklik


Türkiye’de uygulanan laiklik; tarihsel oluşum, gelenekler ve inanç biçimleri olarak Türk toplumuna özgüdür ve onun gelişme isteğine yanıt veren tarihsel dayanaklara sahiptir. Laiklik, “çok az toplumda, Türkiye’de olduğu kadar önem kazanmıştır”.4
İslam inancında Peygamber; öğüt verici, devlet kurucu ve yasa koyucuydu; dünyayı düzenlemeye ve eşitliği gerçekleştirmeye memurdu. Din ve devlet işlerini birbirinden ayırmamıştı ama devlet görevlerini yerine getirirken sadık kaldığı ana ilke, insanlar arasında eşitliği amaçlayarak adaleti gerçekleştirmekti.  İslamiyet’te halk meclisi anlamına gelen danışma (meşveret) geleneği, ümmeti yani Müslüman halkın tümünü kapsayan geçerli yönetim işleyişi olmuştu.
Eşitlik ve adalet kavramı, yalnızca kişisel bir sorun değil, onu aşan ve devlet işleyişine yön veren bir düzen sorunuydu. Ekonomik kültürel yapıları ve tarihsel özellikleri değişik Müslüman milletlerin, eşitlik ve adalet sağlama yöntemleri de kuşkusuz değişik olacaktı.
İslamiyette adalet sağlama din adamlarına değil, hukuk bilginlerine (müçtehidlere) bırakılmıştı. Adaleti sağlamanın, inanç ve yorum değişikliğine bağlı olmayan ve varsıl yoksul herkesi kapsayan sağlam kuralları vardı. Bu nedenle, halka adalet götüren ve hukuka kaynak oluşturan İslami gelenekler, “laiklik kavramıyla büyük bir yakınlık içindeydi”.5
İslam hukukçuları, halka adalet götüren hukuksal uygulamalara ve bunların oluşturduğu geleneklere büyük önem verdi. Adaletin evrenselliğini tanımlarken; sınıf, zümre, hanedan, mezhep ve ırk çıkarlarını dikkate almadılar; bunları adalet kavramından uzak tuttular. İnsanı ve halkı esas alan anlayışlarıyla, Hz.Muhammet’in, “bir günlük adalet kırk yıllık ibadete denktir”6 sözüne sadık kaldılar ve “adalet duygusuna, Tanrı emrine eşit bir yücelik verdiler”.7
Laiklik İlkesi, Kurtuluş Savaşı’yla başlayan, devrimlerle süren, birbiriyle ilişkili devrimci uygulamalar sürecinde oluşturuldu. Bağnazlığa ortam hazırlayan ve işbirlikçi niteliği nedeniyle halkla ve dinle ilişkileri kalmayan; Saltanat, Hilafet, medrese ve tarikatlara karşı savaşım içinde olgunlaştı. Saltanata karşı Cumhuriyet, Hilafete karşı Diyanet, medreseye karşı çağdaş okullar, tarikatlara karşı halk örgütlenmeleri getirildi.
Mustafa Kemal, “din ve mezhep, herkesin vicdanına kalmış bir iştir. Hiçbir kimse hiçbir kimseyi, ne bir din ne de bir mezhebi kabul etmeye zorlayabilir. Din ve mezhep hiçbir zaman politika aracı olarak kullanılamaz”8 diyor; dini çıkarı için kullananlara duyduğu nefreti, “softa sınıfının din simsarlığına izin verilmemelidir. Dinden maddi menfaat temin edenler, iğrenç kimselerdir. Bu duruma karşıyız ve buna müsaade etmiyoruz” sözleriyle dile getiriyordu.9

 

Devletçilik


Devletçilik İlkesi, kimi kesimlerce yalnızca ekonomik kalkınma sorunu olarak ele alınır, bu çerçeve içinde değerlendirilir. Bu yaklaşım yanlış değil ancak eksiktir.
Türklerde devlet, ekonominin sınırlarını aşan ve topluma yön veren bambaşka bir etkiye, tarihsel bir saygıya sahiptir. Bu özellik, doğal olarak Cumhuriyet’in geliştirdiği Devletçilik İlkesine de yön ve biçim vermiştir.
Atatürk, Devletçilik İlkesi’ne temel oluşturan kuramsal araştırmalarında bu özelliğe önem verdi. Uygulamaları bu özellikle uyumlu kıldı. Şöyle söylüyordu: “Halkımız yaradılıştan (teb’an) devletçidir ki, her şeyi devletten istemeyi kendisinde bir hak olarak görür. Bu nedenle, milletimizin yapısıyla, devletçilik programı arasında, tam anlamıyla bir uyum vardır. Bu yönde yürüyeceğiz ve başarılı olacağız. Bundan kuşkumuz yoktur”.10
Atatürk, Türkiye için geçerli olan devletçilik biçimi üzerine yoğun çalışma yaptı. Türk ve Batı toplumlarının tarihsel evrimini, ekonomik yönleriyle ele aldı, ortak yönlerini ya da ayrılıkları inceledi. Uzmanlık gerektiren bu güç işi, geçmişi güncele bağlayıp uygulanabilir sonuçlar çıkararak, şaşırtıcı bir ustalıkla başardı. Vardığı sonuçları, Türkiye’nin koşullarına ve gelişim isteğine uyumlu yöntemler durumuna getirdi. Devletçilik İlkesi bu bilinç ve çabanın ürünü olarak ortaya çıktı.
Toplumu ilgilendiren kamusal işlerle başta olmak üzere; bayındırlık, kara ve demiryolları ulaşımı, enerji yatırımları, iletişim, tarım ve ticaret, bankacılık gibi ekonomik işleri, devletin yapması gerektiğini söyledi. “Kişilerin gelişmesinin engel karşısında kalmaya başladığı nokta, devlet faaliyetinin sınırını oluşturur” dedi ve devletçiliğin kapsayacağı işleri şöyle açıkladı: “Bir iş ki, büyük ve düzenli bir yönetim gerektirir, özel teşebbüs elinde tekelleşme tehlikesi gösterir ya da toplumun genel ihtiyacını karşılar, o işi devlet üzerine alır. Madenlerin, ormanların, kanalların, demiryollarının, deniz taşımacılığı şirketlerinin, devlet tarafından yönetilmesi ve para ihraç eden bankaların millileştirilmesi; keza su, gaz, elektrik gibi işlerin yerel yönetimler tarafından yapılması, devletin yapması gereken işlerdir. Bu mana ve anlayışla, ‘devletçilik, sosyal, ahlaki ve ulusaldır”.11

Devrimcilik


Fransız yazar Paul Gentizon, Türk Devrimi’ni, Fransız İhtilali’nden ve Rus Devrimi’nden daha ileride bulur ve şu saptamayı yapar: “Sürekli devrim anlayışı, Türkiye’den başka hiçbir ülkede, bu denli radikal bir tutumla uygulanamamıştır. Fransız İhtilali, siyasi kurumlar arasında sınırlı kalmış, Rus İhtilali sosyal alanları sarsmıştır. Yalnızca Türk Devrimi, siyasi kurumları, sosyal ilişkileri, dinsel alışkanlıkları, aile ilişkilerini, ekonomik yaşamı ve toplumun moral değerlerini ele almış ve bunları devrimci yöntemlerle, köklü bir biçimde yenilemiştir. Her değişim, yeni bir değişime neden olmuş; her yenilik, bir başka yeniliğe kaynaklık etmiştir. Ve bunların tümü halkın yaşamında yer tutmuştur”.12
Türk Devrimi’ne halka ve gerçeğe dayanan olağanüstü bir devrimci ruh, sıradışı bir atılganlık egemendir. Kurtuluş Savaşı’nda olduğu kadar toplumsal dönüşüm dönemi için de geçerli olan bu durum, benzersizdir ve doğal olarak tümüyle Türkiye’ye özgüdür. Gentizon haklıdır. Her değişim, bir başka değişimin başlatıcısı, sonrasının belirleyicisi olmuştur. Hiçbir girişim tek başına ele alınmamış, birbiriyle bağlantılı toplumsal dönüşümler, kesintisiz devrimci bir süreç olarak gerçekleştirilmiştir.
Devrimci tutumda gevşeme ya da düzeni durağanlaştırma eğilimi, Kemalist Devrim’de görülmez. Koşulları oluşan hiçbir atılım, hiçbir nedenle ertelenmez, kesintiye uğratılmaz. Hiçbir güçlük; bağımsızlığı örselemeye, tutuculukla uzlaşmaya, bilimi savsaklamaya ya da devrimden ödün vermeye gerekçe yapılmaz. Sınıf, zümre ve küme ayrıcalığına izin verilmez. Halka hizmete yönelen somut belirlemeler, tutarlı bir devrimci anlayışla, uygulanabilir programlara dönüştürülür.
Devrimci kararlılık ve irade gücü, Devrim’in her aşamasında geçerli olan temel yöntemdir. İç ve dış hiçbir karşıtlık, bu iradeyle başedememiştir. Atatürk bu özelliği, “devrimin kanunu, tüm kanunların üstündedir. Bizi öldürmedikçe, bizim düşüncelerimizi boğmadıkça, başlattığımız devrim ve yenilikler, bir an bile durmayacaktır” sözleriyle açıklar.13

DİPNOTLAR

1              “Milli Kurtuluş Tarihi” Doğan Avcıoğlu, 3.Cilt, İst.-1974, sf.1416
2              “Tek Adam” Ş.S.Aydemir, 3.Cilt, Remzi Kit., 8.Baskı, İst.-1983, sf.417
3              “Atatürk ve Halkçılık” Prof.Cahit Tanyol, Türk.İş.Bank., Kül. Yay., sf.51
4       “AtatürkveHalkçılık”Prof.CahitTanyol,Türk.İş.Bank.,Kül.Yay.,sf.153
5       “Atatürk ve Halkçılık” Prof.Cahit Tanyol, Türk.İş.Bank., Kül.Yay., sf.161
6       a.g.e., sf.162
7       a.g.e. sf 162
8       “Atatürk’ün Hususiyetleri” Kılıç Ali, 1955, sf.57 (111)
9       a.g.e., sf.116
10     “Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri”, II.Cilt, sf.262; ak.Hüseyin Cevizoğlu, “Atatürkçülük” Ufuk Ajans Yay., sf.48
11     “Medeni Bilgiler ve Mustafa Kemal’in El Yazmaları” Ayşe Afet İnan, TTK, Ank.-1969, sf.437-444
12     “Mustafa Kemal ve Uyanan Doğu” P.Gentizon, BilgiYay., 2.Bas., sf.164
13     “Atatürkçülük” Hüseyin Cevizoğlu, Ufuk Ajans Yay., sf.63





5 yorum:

  1. Kaleminize,yüreğinize sağlık.Bu gün okların uçları kırık ama,Gazi Mustafa Kemal Atatürk'ün gösterdiği yolda tekrar eski haline,hatta okların dahada ileriyi göstereceği günler çok yakında gelecektir.Saygılarımla...

    YanıtlaSil
  2. Kemalizmin en güzel tarafı yani halkın tüm kesimlerini eşit şekilde kucaklamasi aynı zamandan en zayıf tarafı olmuştur ki çıkarları birbiri ile çelişen halkın her kesimine emanet edilmiştir . INONU başta ("görüş ayriligindan muhalefete, muhalefetten ihanete." Lenin giden yolu tutmuştur )pusuya aradan gelme yada potansiyel hainlerin tarih sahnesinde çıkması ile Kemalizmin kuyusu kazilmıştır . Tarihin hiç bir döneminde başa dönülmez ancak mesalaciler mutlaka devralacaktir. Kim ne zaman nasıl mesalede elbette Kemal'in alni nın ateşi olacak ama varılan noktada Kemalizm olmayacaktır

    YanıtlaSil
  3. Bugün ki CHP yönetimi ne yazık Atatürk ve altı oka ihanet içindedir.CHP Atatürk ilkelerine ve altı ok anlayışına adam gibi sahip çıkmalı ya da altı ok ve Atatürk CHP'den acilen kurtarılmalıdır.

    YanıtlaSil
  4. Atatürk bugün yaşayıp chp nin bugün içinde olduğu durumu görseydi acaba ne yapardı. Bunu düşünmeliyiz.

    YanıtlaSil