6 Ağustos 2017 Pazar

“SIFIR SORUNLU” DIŞ POLİTİKA




Son dönemde, “sıfır Sorunlu Dış Politika” tanımı sıkça kullanılır oldu. Yönetim gücünü elinde bulunduranlar; Türkiye’nin sorun yaşamadığı ülke neredeyse kalmamışken, dünyayla alay eder gibi, bu tanımı kullanıyor ve “sıfır sorundan” söz ediyor. Bu tanım, bugün yaşanmakta olan gerçeğin tersini anlatıyor ama acaba Türkiye’nin tarihinde, komşularıyla “sıfır sorunlu” bir dönemi oldu mu? Böyle bir olgu yaşandı mı? Bunun yanıtını yazıyı okuyunca bulacaksınız.


İlişkiler

Atatürk’ün dış politikası, Türkiye’nin komşularıyla eşitliğe ve karşılıklı güvene dayanan, barışçı ilişkilere dayanıyordu. Yakın çevreyi güvenlik altına alan bu politika, yalnızca Türkiye ve yalnızca bölge ülkeleri için değil, dünyanın tüm ezilen ulusları için de önem taşıyan bir yaklaşımdı. Türkiye’de, bağlı olarak Ortadoğu’da durdurulan emperyalist saldırı; dünya halklarına eskisi denli zarar veremeyecekti. Emperyalizmin yenilebileceğini gören sömürge ve yarı sömürge ülkeler, ulusal bağımsızlığa yöneleceklerdi.
“Milli Misak’ı kabul ederek, maddi ve manevi alanda tam bağımsızlığımızı onaylayanları derhal dost sayıyoruz... Dış siyasetimizde başka bir ülkenin haklarına saldırı yoktur. Hakkımızı, yaşamımızı, ülkemizi, namusumuzu savunuyoruz ve savunacağız” diyordu1 Söylediklerini gerçekleştirmek için, kararlı ve güce dayanan, etkili bir politika yürütmesi gerekiyordu.

Sovyetler Birliği’nin Önemi

Komşu ülkelerle ilişki sözkonusu olduğunda, Sovyetler Birliği özel öneme sahipti. İçerde ulusal birliği sağlamaya ne denli önem veriyorsa, dışarda Sovyetler Birliği’yle iyi ilişkiler geliştirmeye o denli önem veriyordu.
Bu büyük ülke, emperyalizme karşı mücadele eden uluslara yardım etmeyi, dış politikasının temeline yerleştirmişti. Ayrıca, Türkiye’yle ilişki geliştirmek, içinde bulunduğu kuşatılmışlık nedeniyle, konumuna ve gereksinimlerine uygundu; her iki ülke de, ortak düşman emperyalizmin saldırısı altındaydı.

“Baş Düşman” dan, Tek Dosta

Çarlık politikası nedeniyle 17.yüzyıldan beri “Türkiye’nin baş düşmanı” olan Rusya, Devrim’le birlikte geliştirdiği ilişkilerle, “Türkiye’nin tek dostu” durumuna geldi. Çok önem verdiği bu dostluğu, 1938’e dek, Türk dış siyasetinin temeline yerleştirdi. Değişik tartışma, görüşme ve uygulamaların sınavından geçerek olgunlaşan ve karşılıklı güvene dayanan uluslararası bir siyaset haline getirdi.
Sovyetler Birliği’yle ilişkilerin alacağı biçimi, Kurtuluş Savaşı sürerken belirlemiş, ölene dek uyguladığı bu belirlemeyi 1 Mart 1922’de Meclis’te yaptığı konuşmada şöyle dile getirmişti: “Tam ve gerçek bağımsızlığımızı, açık ve samimi olarak en önce tanıyıp bize dostluk elini uzatan Sovyetler Birliği’yle kardeşçe bağlarımızın güçlendirilmesi, dış siyasetimizin esasıdır. Bu esas, tam bağımsızlığımızı onaylayan herhangi bir devletle ilişkimizi yenilememize elbette engel, oluşturmaz”.2

Yunanistan

Yunanistan, hırslı istekler ve İngiliz kışkırtmasıyla Türkiye’ye saldıran, üstelik sivil halka ölçüsüz şiddet uygulayan “kötü bir komşu”ydu. Ancak, Anadolu’dan çıkarıldıktan sonra, içine düştüğü durumun nedenlerini anlamış; Türkiye’yle iyi geçinmek zorunda olduğunu kavramıştı.
Yaşanmış olaylardan ders çıkarmayı ihmal etmeden ama geçmişe de takılı kalmadan, iki ülke arasındaki ilişkileri iyileştirmeye yöneldi. Lozan’da başlayan yakınlaşmayı, dış siyaset ilkesi haline getirerek, o güne dek görülmemiş bir dostluk ilişkisine dönüştürdü. Rusya’dan sonra, bir başka “ezeli düşman” Yunanistan’ı, Türkiye’ye saygı duyan “uyumlu bir komşu” haline getirdi Çevre ülkeleriyle çelişkileri olan bu ülkeyi, özellikle Bulgarlara karşı korudu, ona hamilik yaptı.
Türk-Yunan dostluğunun, uluslararası önemini şöyle dile getiriyordu; “Türk-Yunan Anlaşması Yakındoğu için bir barış ve sûkun aracıdır. Yalnız iki ülkenin kendi ihtiyaçlarına karşılık vermekle kalmayan, aynı zamanda görevinin bilincinde olan her devlet adamı tarafından, en fazla saygı duyulan ve inatla savunulması gereken bir anlaşmadır. Davaların en yükseği olan barış davasına hizmet ederek, bu bölgedeki tüm ulusların çıkarlarına yararlı olacaktır”.3
Yunanistan’la, karşılıklı güvene dayalı o denli saygılı bir ilişki kurdu ki, Yunan Başbakanı Venizelos, 12 Ocak 1934’te, Nobel Ödül Komitesi’ne başvurarak onu Nobel Barış Ödülü’ne aday gösterdi. Ödül Komitesi’ne gönderdiği yazıda; “bölge barışını güçlendiren, yeni ve seçkin Türk devletine bugünkü görüntüsünü veren ve bu girişimleri iç reform hareketleriyle birlikte yürüten Mustafa Kemal Paşa’yı, Yüksek Nobel Barış Ödülü için aday göstermekle şeref kazanmaktayım” diyordu.4

Sadabat Paktı

Türkiye, İran, Irak ve Afganistan Dışişleri Bakanları, 8 Temmuz 1937’de bir dostluk ve işbirliği antlaşmasına imza attılar. Sadabat Paktı adı verilen bu anlaşmayla birçok sınır sorunu çözülmüş, güvenilir bir ittifak sağlanmıştı. İran Şahı Rıza Şah, antlaşma üzerine Atatürk’e gönderdiği telgrafta; “imzacı devletler sizin emperyalistlere karşı açtığınız mücadele sayesinde var olmuşlardır; bu sonucu, size ve Türk milletine borçluyuz” demişti.5
Türkiye, dört ülkeyle antlaşma yaparak, çok geniş bir coğrafyada “barışı örgütlemeyi”6 amaçlamış, sahip olduğu saygınlığa dayanarak bunu başarmıştı. Kuzey’de Sovyetler Birliği’nden sonra, Doğuda 3,5 milyon kilometrekarelik bir alan, barış bölgesi haline gelmişti. Katılımcı ülkeler kadar, çevre ülkelerin de yararına olan bu girişimin, Türkiye’nin öncülüğüyle gerçekleşmesi Ankara’nın kazanmış olduğu saygınlığın göstergesiydi.

Balkan Paktı

Atatürkçü dış siyasetin, dördüncü girişimi, Balkan ülkeleriyle barış ve dostluğa dayalı ilişi geliştirmek oldu. Uzun çatışmalar, kırımlar ve göçlerle oluşan kalıcı düşmanlıklarla dolu bu acılı bölgede, karşılıklı saygı ve dostluğa dayalı, güven duyulan ilişkiler geliştirmek güç bir işti. Türkiye, birbiriyle sürekli çatışan Balkan devletlerinin, her zaman ortak düşmanı olmuştu. Konu, Türkiye’ye karşıtlık olduğunda bir araya geliyorlar, ancak başka hiçbir konuda anlaşamıyor ve çatışıyorlardı. Bu işleyiş, Balkanlar’da yüz yıldır süren bir gelenek haline gelmişti.
Başlangıçta başarılacağına kimsenin inanmadığı Balkan Birliği; güven verici davranışlar, içtenlik ve yeni Türkiye’nin saygınlığı sayesinde gerçekleştirildi. Şaşırtıcı biçimde ve kısa bir sürede, düşmanlıklar dostluğa, güvensizlikler dostluk ve danışmaya dönüştürüldü. Birlik’e öncülük eden Türkiye, önce ülkelerle ayrı ayrı anlaşmalar yaptı. Daha sonra, ikili birlikteliklerin sağladığı yakınlaşmalara dayanılarak Balkan Paktı gerçekleştirildi.
Türkiye, 15 Aralık 1923’te Arnavutluk, 18 Ekim 1925’te Bulgaristan ve 28 Ekim 1925’te Yugoslavya’yla dostluk ve işbirliği anlaşmaları imzaladı. 1929-1933 arasında yapılan konferanslar dizisinden sonra, önce Yunanistan (15 Eylül 1933), daha sonra; Bulgaristan, Romanya ve Yugoslavya’yla, ikili dostluk anlaşmaları imzalandı. Ard arda gerçekleştirilen bu anlaşmalar, bir yıl sonra yapılacak Balkan Paktı’na temel oluşturdu. Balkan Paktı; Türkiye, Yunanistan, Romanya ve Yugoslavya’nın katılımıyla, 9 Şubat 1934’te, Atina’da imzalandı.

Barışın Mimarı

Atatürk, İstanbul’da gerçekleştirilen Konferansta, Balkan devletlerinin temsilcilerine, konuk ağırlayan bir devlet başkanı olarak, içtenlikli bir konuşma yaptı.
Balkan uluslarının, Türk ulusuyla köken ve yazgı birliği içinde olduğunu açıkladığı ve Fransızca yaptığı konuşmada şunları söyledi: “Yüzyıllarca geriye giden ortak tarih içinde, acılı hatıralar varsa, bu acıya bütün Balkan milletleri dahildir. Türklerin hissesi ise daha az acı olmamıştır. Sizler, mazinin karışık his ve hesaplarının üzerine çıkarak, derin kardeşlik hisleri arayacaksınız. İnsanları mutlu edecek tek araç, onları yakınlaştırarak birbirine sevdirmek, karşılıklı maddi ve manevi ihtiyaçları sağlayan, hareket ve enerjiyi yaratmaktadır”.7

DİPNOTLAR

1     “Milli Kurtuluş Tarihi” Doğan Avcıoğlu, 2.Cilt, İstanbul Matbaası, İstanbul-1974, sf.854
2     “Atatürk’ün Bütün Eserleri”, 12.Cilt, Kaynak Yayınları, İstanbul-2003, sf.287
3     “Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri”, IV.Cilt, sf.559-560, ak.; a.g.e. sf.551
4     “Kaynakçalı Atatürk Günlüğü”, Prof.Utkan Kocatürk, İ.B.Yayınları, sf.342
5     “Atatürk ve Dış Politika”, Cemal Hüsnü Taray, Belgelerle Türk.Der., S.34, sf.49, ak.; D.Avcıoğlu, “Milli Kurtuluş Tarihi”, 3.Cilt, sf.1469
6     “Atatürk’ün Dış Politikası” T.Rüştü Aras, Kaynak Yay., İst.2003, sf.109

7     “Tek Adam” Şevket Süreyya Aydemir, 3.Cilt, Remzi Kitabevi, 8.Baskı, İst.-1984, sf.408




Arkadaşlarınızla bu yazı paylaşın.

1 yorum:

Adsız dedi ki...

Dışişlerini islamcı, ümmetci, tayyiban adamlara bırakırsan kendini böyle gitgide büyüyen bir problem yumağı içinde bulursun. Monşer dedikleri insanlar oturup, kalkmasını bilen adap, erkan sahibi öngörüye vakıf sahte dünya liderliği hevesinde olmayan adamlardı, şampanya bardağında ayran içen zevata benzemezler. Ateş 4 bir yanını sarmış Suriye parça parça olmuş Kürdistana bir tık uzaktasın. Komşunun ülkesini islamcı sapık sürüsü parçalarken sen mezhepcilik yaptın Esad ülkenin kontrolünü elinden kaybedince Kürt bölgesi burnunun dibinde ortaya çıktı. Bütün medeni dünya ile kavga halindesin Rusyanın koltuğunun altına girmekten başka çaren yok. Dünya bir ambargo uygulamaya başlarsa tamamen izole edilirsin ekonomi zaten yerlerde sahte rakamlarla halka iyi diye yutturuluyor. Çık işin içinden çıkabilirsen.

Yorum Gönder