6 Ocak 2018 Cumartesi

ATATÜRK’ÜN DIŞ SİYASETİ



Atatürk, uyguladığı dış politikayla; Balkanlar’dan Orta Asya’ya, Rusya’dan Basra’ya dek geniş bir alanı, emperyalist devletlerin etkili olamadığı barış bölgesi durumuna getirdi. Bu başarı, aynı zamanda, Türkiye’nin dört bir yanının, dostluğa dayalı, sağlam bir güvenlik kuşağıyla çevrelenmesi demekti. Yunanistan’la olan göç ve azınlık sorunlarını çözdü, Boğazlar üzerindeki egemenlik sınırlamasını Montreux’de kaldırttı. Hatay sorununu Türkiye’nin istediği biçimde sonlandırdı. Türkiye adına öyle bir saygınlık yaratmıştı ki, tüm çevre ülkeleri, aralarındaki herhangi bir sorunu çözmek için, Türkiye’nin hakemliğini severek kabul ediyordu.


Dış Siyaset

Mustafa Kemal Atatürk, Türkiye Cumhuriyeti’nin, dış siyasetini; hükümet kararları, yasalar ya da kararnamelerle değil, bütün bir ulusun katıldığı silahlı savaşım içinde oluşturdu. Bu siyaset, büyük bir imparatorluğun yıkılışıyla sonuçlanan acılı deneyimlere ve Misak-ı Milli’nin vazgeçilmez amaçlarına dayanıyordu.
Atatürk, emperyalizme karşı verilecek savaşımı yalınlaştırmış ve ortaya son derece açık ve anlaşılır bir dış siyaset politikası çıkarmıştı. Bu siyaseti; “halkı emperyalizm ve kapitalizm tahakküm ve zulmünden kurtarmayı, hayat ve istikbal için tek amaç bilmek”1 biçiminde tanımlamıştı.

Anti-Emperyalist Dış Siyaset

Yeni devletin dış siyaseti, doğası gereği, Batı kapitalizmine ve emperyalist saldırganlığa karşıydı. Bu siyaset, doğrudan Mustafa Kemal tarafından belirlendi ve onun tarafından uygulandı. Sömürüye dayanan ve dünyada geçerli olan ilişkiler ağını kavramış, döneminin en bilinçli ve en kararlı anti-emperyalist önderi durumuna gelmişti. Uyguladığı politikanın niteliğini ve amacını, şöyle açıklıyordu; “Türkiye’nin savunduğu dava bütün mazlum milletlerin, bütün Doğunun davasıdır... Sömürgecilik ve emperyalizm yeryüzünden yok olacak, yerine renk, din ve ırk farkı gözetilmeyen yeni bir çağ gelecektir”.2 Bu yaklaşımıyla, ulusallığı aşıyor ve evrensel nitelikli bir önder durumuna geliyordu.
Emperyalizmi, uzun ve kanlı savaşlar içinde tanımıştı. İngiltere ve Fransa’yı doğrudan savaşarak, Almanya’yı ‘müttefik’ olarak incelemiş, politikalarının ne olduğunu yaşayarak görmüştü. İnsanlığa acı çektiren emperyalizmden nefret ediyor, “istilacı ve saldırgan devletler, yerküresini kendilerinin malı, insanlığı kendi hırslarını tatmin için çalışmaya mahkum esirler saymaktadır... Bunların amacı zulüm ve baskı olduğu için, onları lanetle anmakta kendimizi haklı görüyoruz” diyordu.3

Eşitlik ve Dostluk

Batı’yla çatışan Türkiye, ona göre ve herşeyden önce, komşularıyla eşitliğe dayalı barışçı ilişkilere girmeli, dostluklar geliştirmeliydi. Türkiye’nin yakın çevresini güvenlik altına alacak bu tutum, yalnızca Türkiye ve yalnızca bölge ülkeleri için değil, dünyanın tüm ezilen ulusları için önemliydi.
“Milli Misak’ı kabul ederek, maddi ve manevi alanda tam bağımsızlığımızı onaylayanları derhal dost sayıyoruz... Dış siyasetimizde başka bir ülkenin haklarına saldırı yoktur. Hakkımızı, yaşamımızı, ülkemizi, namusumuzu savunuyoruz ve savunacağız” diyordu.4 Söylediklerini gerçekleştirmek için, kararlı ve güce dayanan, etkili bir politika yürütmesi gerektiğini biliyordu.

Yunanistan’la İyi İlişkiler

Yunanistan, hırslı istekler ve İngiliz kışkırtmasıyla Türkiye’ye saldıran, üstelik sivil halka ölçüsüz şiddet uygulayan ‘kötü bir komşuydu’. Ancak, Anadolu’dan çıkarıldıktan sonra, içine düştüğü durumun nedenlerini anlamış; Yunan halkı, Türkiye’yle iyi geçinmek zorunda olduğunu kavramıştı.
Rusya’dan sonra, bir başka ‘ezeli düşman’ Yunanistan’ı, Türkiye’ye saygı duyan ‘uyumlu bir komşu’ durumuna getirdi. Çevre ülkeleriyle çelişkileri olan bu ülkeyi, özellikle Bulgarlara karşı korudu, ona hamilik yaptı.
“Eski düşman” Yunanistan’la, karşılıklı güvene dayalı o denli saygılı bir ilişki kurdu ki, Yunanistan Başbakanı Venizelos, 12 Ocak 1934’te, Nobel Ödül Komitesi’ne başvurarak onu Nobel Barış Ödülü’ne aday gösterdi. Ödül Komitesi’ne gönderdiği yazıda; “bölge barışını güçlendiren, yeni ve seçkin Türk devletine bugünkü görüntüsünü veren ve bu girişimleri iç reform hareketleriyle birlikte yürüten Mustafa Kemal Paşa’yı, Yüksek Nobel Barış Ödülü için aday göstermekle şeref kazanmaktayım” diyordu.5

Sadabat Paktı

Türkiye’nin; Afganistan, İran ve Irak’la tarihsel bağları ve yakınlıkları vardı. Saygıyla bütünleşen bu yakınlık; barış, dostluk ve karşılıklı güvene dayalı bir ilişkiye temel oluşturdu. Türkiye’nin öncülüğünde, bu üç ülkenin katıldığı, Sadabat Paktı imzalandı. İran Şahı Rıza Şah, antlaşma üzerine Atatürk’e gönderdiği telgrafta şunları söylüyordu; “imzacı devletler sizin emperyalistlere karşı açtığınız mücadele sayesinde var olmuşlardır; bu sonucu, size ve Türk milletine borçluyuz”.6
Türkiye, dört ülkeyle antlaşma yaparak, çok geniş bir bölgede ‘barışı örgütlemeyi’7 amaçlamış, sahip olduğu saygınlığa dayanarak bunu başarmıştı. Kuzey’de Sovyetler Birliği’nden sonra, Doğu’da 3,5 milyon kilometrekarelik bir alan, barış bölgesi olmuştu.
Anlaşmanın mimarı ve yönlendiricisi Atatürk’tü. Kuzey’de Sovyetler Birliği, Batı’da Yunanistan’dan sonra; Doğu ve Güney’de İran, Irak ve Afganistan’la kurulan dostluk, Türkiye’yi güvenilir komşulardan oluşan bir barış çemberi içine alınmıştı. Ölümüne yakın, barışçıl yöntemlerle çözdüğü Hatay sorunuyla, bu çemberi tamamladı.

Batı Politikası: Mesafeli İyi İlişkiler

Uzun yıllar savaştığı Batılı devletlerle, iyi ilişkiler geliştirmeye özen gösterdi. Ancak, araya mesafe koymayı gözardı etmedi. Batı’yla ölene dek bir bağlaşma (ittifak) yapmadı. Gelişmiş ülke politikalarının, Türkiye’nin amaçlarıyla uyumsuzluğunu biliyor; gelişmişlik ayrımı bulunan ülkeler arasında yapılacak bağlaşmalardan, azgelişmişlerin kesin olarak zararlı çıkacağını söylüyordu.
Hasta olduğu dönemde, Batı ülkelerinde Büyükelçilik görevine atanan ve kendisini ziyarete gelen Numan Menemencioğlu ve Faik Zihni Aktur’a; “İngiltere, Fransa, Amerika ve diğer Avrupa devletleri gibi devletlerle olan siyasetimizi belirlerken çok dikkatli olmalı ve ilişkimizi mesafeli yürütmeye özen göstermeliyiz. Bu politikamızı, üçüncü dünya devletlerine belirgin bir biçimde hissettirmeliyiz” demişti.8

Danışılan Devlet Başkanı

Birçok Batılı devlet yetkilisi onu ziyarete geliyor, iki dünya savaşı arasındaki gergin ortam ve belirsiz gelecek konusunda, onun düşüncelerini soruyordu. Başkasına düşünce sormamakla ünlü Stalin bile, askeri konularda tavsiyeler almıştı. Stalin, diplomatlar aracılığıyla ona, “Japonların, Asya kıtasında üs kurmasının, Çin’e mi, yoksa Sovyetler Birliği’ne mi karşı bir hareket olduğunu” sormuştu.10 Soruya; “Japonların niyetini bilmem, ama bu üs, hem Çin hem de Rusya’ya karşı kullanılabilir. Bu nedenle, Sibirya birliklerini güçlendirmekten başka çareniz yoktur” yanıtını vermiş, bu yanıttan sonra Stalin, “Sibirya birliklerini güçlendirme” buyruğu vermişti.9

Sovyetler Birliği’yle İlişkiler

Sovyetler Birliği’yle ilk resmi anlaşma, 16 Mart 1921’de Moskova’da, bu kentin adıyla imzalanmıştı. Bundan dört ay önce Ermenistan’la Gümrü (3 Aralık 1920), on beş gün önce Afganistan’la (1 Mart 1921) Dostluk ve Sakarya Savaşı’ndan hemen sonra (13 Ekim 1921) yine Sovyetler’le Kars Antlaşması imzalandı.
Sınır sorunlarını çözen Moskova Antlaşması, karşılıklı çıkar ve güvene dayanan kalıcı bir yakınlaşmanın başlangıcı oldu. Sovyetler Birliği, Güney sınırını güvenliğe kavuştururken; Türkiye, Kafkas sınırını açık tutup çok gereksinim duyduğu silah ulaşımını güvence altına alıyordu.
Moskova Anlaşması’nda, ‘emperyalizme karşı mücadelede’ dayanışma içinde olunacağı belirtiliyor, ‘bir devletin karşılaşacağı zorluğun diğerini ilgilendireceği’ ve ‘her iki milletin karşılıklı çıkarlarının’ sürekli olarak gözetileceği açıklanıyordu. ‘Taraflardan biri, diğerinin tanımadığı uluslararası bir anlaşmayı tanımıyor’; Sovyet Hükümeti, ‘Ankara’nın Misak-ı Milli sınırlarını, Türkiye adıyla kabul ediyor ve Sevr’i tanımadığını’ açıklıyordu.10

Balkan Paktı

Atatürkçü dış siyasetin, Türk-Sovyet ilişkileri ve Sadabat Paktı’yla birlikte üçüncü önemli girişimi, Balkan ülkeleriyle de barış ve dostluğa dayalı ilişiler geliştirmesiydi. Uzun çatışmalar, kırımlar ve göçlerle oluşan kalıcı düşmanlıklarla dolu bu acılı bölgede, karşılıklı saygı ve dostluğa dayalı, güven duyulan ilişkiler geliştirmek güç bir işti.
Türkiye, birbiriyle sürekli çatışan Balkan devletlerinin, her zaman ortak düşmanı olmuştu. Konu, Türkiye’ye karşıtlık olduğunda bir araya geliyorlar, ancak başka hiçbir konuda anlaşamıyor ve çatışıyorlardı. Bu işleyiş, Balkanlar’da yüz yıldır süren bir gelenek haline gelmişti.
Başlangıçta başarılacağına kimsenin inanmadığı Balkan Birliği; güven verici davranışlar, içtenlik ve yeni Türkiye’nin saygınlığı sayesinde gerçekleştirildi. Şaşırtıcı biçimde ve kısa bir sürede, düşmanlıklar dostluğa, güvensizlikler dostluk ve danışmaya dönüştürüldü.
Birliğe öncülük eden Türkiye, önce ülkelerle ayrı ayrı anlaşmalar yaptı. Daha sonra, ikili birlikteliklerin sağladığı yakınlaşmalara dayanılarak Balkan Paktı (Antlaşması) gerçekleştirildi.

2.Dünya Savaşına Giderken

Hastalık döneminde, Dünyanın yeni bir paylaşım savaşına gittiğini görüyor, büyük güçlüklerle kurulan Türkiye Cumhuriyeti’nin, dış siyasette yapılacak en küçük yanlışlıkta bile tehlikelerle karşılaşacağını söylüyordu. Yakında çıkacak uluslararası çatışmada, görevinin başında, olaylara yön verecek konumda olmayı istiyordu.
1938 yılında Ali Fuat Cebesoy’a, “Dünya, yakında mütareke yıllarından daha çok karışacak, durum ve dengeler tamamen değişecektir. Bu dönemde doğru hareket etmeyi bilmeyip en küçük bir hata yapmamız halinde bile, başımıza mütareke yıllarından daha çok felaketler gelmesi mümkündür. İkinci Dünya Savaşı, beni yataktan kımıldayamayacak bir durumda yakalarsa, ülkenin durumu ne olacak? Ben, devlet işlerine, mutlaka müdahale edebilecek bir duruma gelmeliyim” demişti.11

Uyarılar ve Öneriler

Hastalığının ağırlaşmakta olduğunu görünce, güvendiği insanlara, yokluğunda izlemeleri gereken yol konusunda, uyarı ve önerilerde bulundu. Dış siyaset vasiyeti niteliğindeki bu öneriler, on beş yılda oluşturulan ve uygulamalar sürecinden geçerek olgulaşan politikanın sürdürülmesine dayanıyordu.
Hasan Rıza Soyak’a, “bizim şimdiye kadar izlediğimiz açık, dürüst ve barışçı politika, ülkeye çok yararlı olmuştur. Arkadaşlar buna alıştılar. Gerçek ve yaşamsal zorunluluklar dışında, bu politikamız sürer gider”12 derken; Celal Bayar’a, “Sovyetler Birliği’ne karşı, asla bir saldırı politikası gütmeyeceksiniz. Doğrudan ya da dolaylı, Sovyetler’e yönetilmiş herhangi bir oluşuma girmeyecek, böyle bir anlaşmaya imza koymayacaksınız... Türkiye tarafsız kalmalı, bir ittifak içine girmemelidir” diyordu.13

Mussolini ve Hitler

Atatürk, “dünyayı kana boyamaktan çekinmeyecek iki maceracı”14 olarak tanımladığı Mussolini ve Hitler’den hiç hoşlanmıyordu. Avrupa Faşizmi konusundaki yorumları yanlışsızdı.15
Mussolini’yi, “asker rolüne çıkmış bir aktör gibi, üniforma giyip caka satan bir sivil” olarak görüyor; “günün birinde kendi halkı tarafından asılacak” diyordu.16 (Mussolini 28 Nisan 1945’te, kendi yurttaşlarınca kurşuna dizildi.)
‘Seyyar tenekeciye’ benzettiği Hitler’i, “özgür bir ulusu köle haline getiren diktatör” olarak niteliyor, Kavgam’ı (Mein Kampf) okuduktan sonra, “dilinin yabaniliği ve delice düşünceleri nedeniyle midem bulandı” demişti.17

Dış Politika Başarısı

Türkiye, uyguladığı Atatürkçü dış politika ile bölgede büyük bir saygınlık kazandı. Çevre ülkeleri, İngiltere Dışişleri Bakanı Anthony Eden’in tanımıyla; “Türkiye’nin coşkun dostluk belirten liderliği altında”18, aralarındaki herhangi bir sorunu çözmek için, Türkiye’nin hakemliğini severek kabul ediyordu.
Atatürk’ün, dış politikasının sürdürülmesi durumunda, olacaklar konusunda Tevfik Rüştü Aras 1964 yılında şu değerlendirmeyi yapmıştır: “Türkiye, Atatürk’ün dış politikasını İkinci Dünya Savaşı döneminde de titizlikle izleseydi, Balkan Antantı’na ve Sadabat Antlaşması’na dayanarak müttefikleriyle birlikte, dünyada 1945 yılının üçüncü büyük gücü olur; ekonomik ve siyasi açıdan gelişmiş bir toplum haline gelirdi”.19

DİPNOTLAR

1            “Tek Adam” Ş.S.Aydemir, 3.Cilt, Remzi Kit., 8.Baskı, İst.-1984, sf.339
2            a.g.e. sf.418
3            “Atatürk’ün Söylev ve Demeçlere Girmemiş Söylev, Demeç, Yazışma ve Söyleşileri” Sadi Borak, Kaynak Yay., 2.Basım, İst.-1997, sf.144
4            ”Milli Kurtuluş Tarihi” Doğan Avcıoğlu, 2.Cilt, İst.Mat., İst.-1974, sf.854
5            “Kaynakçalı Atatürk Günlüğü” Prof.Utkan Kocatürk, İ.B.Yay., sf.342
6            “Atatürk ve Dış Politika” Cemal Hüsnü Taray, Belgelerle Türk Tar. Der., S: 34, sf.49; ak. D.Avcıoğlu, “Milli Kurtuluş Tarihi” 3.Cilt, sf.1469
7            “Atatürk’ün Dış Politikası” T.Rüştü Aras, Kaynak Yay., İst.-2003, sf.109
8            “AB Tartışmaları ve Atatürk’ten Bir Anı” Dündar Soyer, Cumhuriyet, 16.06.2002
9            a.g.e. sf.207
10         “Kurtuluş Savaşı Yıllarında Türkiye-Sovyetler Birliği İlişkileri” A.M. Şamsutdinov Cumh.Kit., İst.-2000, sf.102-103
11         “Milli Kurtuluş Tarihi” Doğan Avcıoğlu, 3.Cilt, İst.-1974, sf.1478
12         “Atatürk’ten Hatıralar” Hasan Rıza Soyak, II.Cilt, sf.759; ak. Doğan Avcıoğlu, “Milli Kurtuluş Tarihi” 2.Cilt, İst.-1574, sf.1478
13         “İkinci Dünya Savaşı’na Ait Gizli Belgeler” Cüneyt Arcayürek, Hürriyet, 7 Kasım 1972; ak. Doğan Avcıoğlu, a.g.e. sf.1477
14         “Milli Kurtuluş Tarihi” Doğan Avcıoğlu, 3.Cilt, İst.-1974, sf.1478
15         “Atatürk” ParaşkevParuşev, Cem Yay., İst.-1981, sf.332
16         “Atatürk” Lord Kinross, Altın Kit.Yay., 12.Basım, İst.-1994, sf.530
17         a.g.e. sf.530
18         “Milli Kurtuluş Tarihi” Doğan Avcıoğlu, 3.Cilt, İst.-1974, sf.1448
19         “Atatürk’ün Dış Politikası” T.Rüştü Aras, Kaynak Yay., İst.-2003, sf.192









Arkadaşlarınızla bu yazı paylaşın.

1 yorum:

Bekir Sami Öztürk dedi ki...

Kaleminize yüreğinize sağlık hocam. Sadabat paktı başlığı Sadakat olarak yazılmış.

Yorum Gönder