7 Mart 2018 Çarşamba

8 MART VE KADINA ULAŞMAYAN ‘KADIN HAREKETİ’




Fransız Devrimi’nin ikinci yılında, 7 Eylül 1791’de yayınlanan “Kadın ve Kadın Yurttaşın Haklar Bildirisi” başlangıç sayılırsa, dünya kadın hareketi iki yüzyılı aşkın bir geçmişe sahiptir. Bu uzun süre içinde, değişik ereklerle değişik savaşım biçimleri yaşanmış ancak ‘kadın hakları’ hiçbir ülkede, bugün Türkiye’de olduğu gibi karmaşa haline gelmemişti. Siyaset, inanç biçimleri, etnik ayrılıkçılık, çağdaşlık, kültür, ekonomi, spor… alanlarında kadın araç olarak kullanılmıştır. Kadın haklarını serbest ilişki olarak görenler, kara çarşafa girip ‘muta’ nikahlı çok eşlilik arayanlar; baş örtüsünü ya da modaya uymayı kadın hakkı sananlar; sosyalistler, Kürtçüler, tarikatlar, aşiretler… sürekli kadından söz ediyor. Buna karşın, sözcük ve davranış karmaşası içinde, kadının durumu sürekli kötüleşiyor ve Cumhuriyetin ona verdiği kazanımları adım adım yitiriyor.

Türkiye’de Kadın Hareketi

Türkiye’de, Cumhuriyetle birlikte düzene giren ve sürekli gelişme gösteren kadın konusu, son 15 yılda, gerici siyasetin temeline yerleştirilmiştir. Kadın hakları, Cumhuriyet döneminde; cinsler arası eşitlik, oy verme, eğitim görme, çalışma ve meslek sahibi olma gibi istemlerle başlamışken, bugün bambaşka bir yere geldi. Çocuk evliliklerine, imam nikahına, çok eşliliğe dek geriledi. Kadın kaklarından çok söz edildi ama kadının giderek kötüleşen konumuna, iyileşme getirecek somut girişim ortaya çıkmadı. Türkiye’de, kadına ulaşamayan bir ‘kadın hareketi’ varlığını sürdürdü. Uluslararası kadın hareketinin, 20. Yüzyıl ortalarında ileri sürdüğü ‘Özerk Kadın Hareketi’nin kötü bir kopyası Türkiye’de yaşatılmaya çalışıldı.

’Özerk Kadın Hareketi’

Emperyalizmin Türkiye’ye girmeye başladığı 1946’dan sonra, Batı’ya öykünmeyle başlayan ‘özerk kadın hareketi’; bu güne dek kendine özgü, ülke gerçekleriyle örtüşen ve halkına yabancılaşmayan bir niteliğe ulaşamadı. Bu nedenle, kitlesiz ve etkisiz kaldı. Günün modası düşünce akımlarına uyarak, kimi zaman feminist, kimi zaman sosyalist ve kimi zaman da fundamentalist bir kılığa büründü.
Kadın hareketi son dönemde, dünyada ve Türkiye’de şimdiye dek görülmeyen garip ve çarpık bir karmaşa içine girdi. Her siyasi yapılanma, kendine uygun bir kadın hareketi yarattı. Evrenselliğin ortak değer haline gelmesi gerekirken, küreselleşme ideolojisinin çarpıklığı kadın hareketini de etkisi altına aldı Lezbiyencilikten, gey savunuculuğuna, tarikat müritliğinden muta ‘evliliklerine’, etnik ayrıkçılığından anarşizme dek her türlü sapkınlığı içinde barındırır hale geldi. ‘Emekçi kadın’, sözcük olarak bile dile getirilmedi.

Küreselleşme ve Kürtçülük

Türkiye’de gündemi ve geçerli siyaseti küresel merkezler belirler. Kimi zaman liberalizm, kimi zaman ‘sosyal demokrasi’ ve ‘sosyalizm’, kimi zaman ‘ülkücülük’ kimi zaman da Kürtçülük moda olur. Şimdi moda ‘dincilik’. Avrupa Birliği fonları, ABD yardımları, buralara akıyor, televizyonlar ve gazeteler bunlara hizmet veriyor.
Adları ne olursa olsun, kadın hakları örgütlerinin ortak paydası, büyük bir çoğunlukla Cumhuriyet’e karşıtlıktır. Bunlar; ‘Abdulhamit döneminde kadın haklarının sıçrama yaptığını’, ‘Cumhuriyet döneminde elitist yöneticilerin kadın haklarını baskı altına aldığını’, ‘kadın haklarının gerçek gücüne 1980’den sonra ulaştığını’ söylemektedirler...
Uzunca bir süre, kadın cinayetleriyle ilgili kriminal olaylara ‘töre cinayeti’ diyerek, kadına yüksek değer veren Türk geleneğini aşağıladılar. Basından destek alarak ‘töre cinayeti’ tanımını, konuşma diline yerleştirdiler. 2000’den sonra, etnikçiliğe ve dinciliğe yöneldiler ve Kürt ayrılıkçılığıyla gericiliğin kararlı yandaşları oldular.

“Demokratik Özgür Kadın Hareketi”

‘PKK’nın temelinde kadın vardır’, ‘Kürt kadını gerillaya katılarak ordulaşmıştır’, ‘özgürlüğe yürüyen kadınla, özgür ulusa’, ‘Önder Apo, kadını özgürleştirmiştir’ vb. Bunlar PKK ya da KCK bültenlerinden değil yasal bir kadın örgütünün yayınından alınmış sözcüklerdir. Toplumbilimde yeri olmayan bir durumdur bu.
Dizginleşmemiş çıkar duygusu, sınır tanımayan hırs, amaç için her yolu meşru kılıyor. Sesini duyurup etkili olmak için; dışardan gelen sese, emperyalizmin sesine kulak verilmesi gerektiğini, gerek etnikçiler ve gerekse dinciler biliyor. Benlik duygusunu yitirmiş gönüllü işbirlikçiler ordusu; bilimi, ülke gerçeklerini ve halkın çıkarlarını ayaklar altına alıyor. İhaneti örgütlüyor ve bunu kadın hareketi adına yapabiliyor.
Türkiye’de düzenledikleri toplantıda, PYD Eşbaşkanı ve Kobane İletişim Bakanı adını verdikleri kişileri ağırlıyorlar; ‘Kobane’deki kadın devriminden’. ‘Merkeziyetçi ulus devlete karşı mücadeleden’, ‘özsavunmayı demokratik federalizmle örgütleyeceklerinden’, ‘toplumu yeniden yapılandıracaklarından’ söz edip şu bilimsel! saptamayı yapıyorlar: “21.Yüzyılın temel çelişkisi cins çelişkisidir. Toplumsal sorunların çözümü, bu çelişkinin çözümüne bağlıdır” diyorlar.

Eski Türklerde Kadın

Eski Türklerde kadının toplum içindeki konumu ve aile düzeni, hemen hiçbir toplumda görülmeyecek düzeyde eşit ve demokratik ilişkiler üzerine kurulmuştu. Günümüz olayları göz önüne getirildiğinde, bu ilişkilerde yoğun olarak yozlaşma yaşandığı açıktır. Ancak, kadına şiddet ya da aile ilişkilerindeki bozulmanın sorumluluğunu Türk töresinde aramak kuşkusuz kabul edilemez. Kabul edilemeyecek bir başka gerçek, tarihi bilmemek ve dayanaksız savlarla kafa karıştırmaktır.
Eski Türklerin nikâha ve tek eşli evliliğe dayanan1 aile düzeni, Türk toplumuna çok eski dönemlerde yerleşmiştir. Nikâh, törenle gerçekleştirilen ve özellikle köy düğün geleneğinin tarihsel köklerini oluşturan, önemli bir olay, bir tür sözleşmedir. Gelin, gittiği ailenin hak sahibi bir üyesi olur; kocasının ölmesi durumunda, malların ve çocukların velayeti ona kalırdı. Yaş farkı çok olan evliliklere izin verilmez ve yaşlı kuşaktan erkek, genç kuşaktan bir kadınla evlenemezdi.2
Eski Türklerde; kadın örtünmez, haremde kalmaz, erkeğin gittiği hemen her yere giderdi. Erkeklerle bayramlara, şölen’lere ve içkili toplantılara katılır; onlarla birlikte kımız ya da şarap içebilir; kendisi de şölen düzenler, davetler verebilirdi. Erkek gibi ata biner, ok atar, öküz arabası kullanırdı.
Tedirgin etme (taciz), kadına saldırganlık (tecavüz), evlilik dışı ilişki (zina) gibi cinsel suçlar eski Türk toplumlarında yok denecek kadar azdır. Kadına saldırının Türk hukukundaki cezası ölümdür. Cinsel saldırıya uğrayan kadın toplumdan dışlanmaz, ona sahip çıkılır. Evlilik dışı çocuğu olursa kadın bir ağaçla evlendirilir, çocuk bu yolla meşrulaştırılır.

Araplaşma

Kadının toplumdaki yeri, özellikle Arap kültürüyle ilişkiye geçildikten sonra, sarayda ve kent merkezlerinde önemli oranda değişti. Kadınlar, Arap geleneklerine uygun olarak baskı altına alınıp toplum yaşamından uzaklaştırıldı. Ancak, eski Türk geleneklerinden tam olarak kopulmadı. Özellikle Alevi topluluklarında kadınlar, toplumsal yaşam içindeki önemli yerlerini korudular. Nüfusun büyük çoğunluğunu oluşturan kırsal kesimde, üretimden ve ev dışı yaşamdan kopmadılar.

Atatürk ve Kadın

Atatürk, kadını özgürleştirmemiş bir toplumun gelişemeyeceğini ve tutsaklıktan kurtulamayacağını söylüyordu. “Mümkün müdür ki, bir toplumun yarısı, yere zincirlerle bağlı kaldıkça, öbür yarısı göklere yükselsin. Kuşku yok; devrimci adımlar, iki cins tarafından birlikte, arkadaşça atılmalı, yenilik ve ilerlemeler birlikte gerçekleştirilmelidir. Devrim, ancak böyle başarıya ulaşabilir” diyordu.3
Kurtuluş Savaşı’ndan sonra, kadın sorununun çözümünü, ‘Türk kadınına ödenmesi gereken bir borç’ olarak görüyordu. Savaşı tüm ulus kazanmıştı ancak kadınların taşıdığı yük ve gösterdiği özveri çok yüksekti. ‘Yaz kış demeden, kucaklarında çocukları, önlerinde cephane yüklü kağnılarıyla ordunun ihtiyaçlarını karşılamıştı’. Bununla yetinmeyip, ‘erkeklerin bıraktığı çalışma alanlarını doldurmuşlar, tarla sürüp ürün yetiştirmişler, evlerinin yiyecek ve yakacağını sağlayarak ocaklarının ateşini yanar tutmuştu’.4

Seçim ve Meclis

Türk kadınları, siyasi haklarına tam olarak, Köy Kanunu’ndaki değişikliklerle elde edilen kazanımlarından sonra, 5 Aralık 1934’te ulaştı.5 Seçim Yasası, yeni Anayasa’ya uyumlu hale getirildi. Başbakan İsmet İnönü, Meclis’te yaptığı konuşmada; “siyasi haklarını tanımak, Türk kadınına verilen bir lütuf asla değildir. Ona, yüzyıllardır gaspedilen, eski yetkilerini geri veriyoruz” dedi.6
Yasanın kabul edilmesi, tüm yurtta, özellikle kadınlarca, coşkulu gösterilerle kutlandı. Kadınlar, Ankara Halkevi’nde toplanıp, kalabalık bir yürüyüş kolu halinde Meclis’e geldiler. Kurtuluş’tan beri, 12 yıldır kadın özgürlüğü için çaba harcayan, onlara yol gösteren önderlerine, “şükran duygularını” ilettiler. Türk kadını olarak Fransız, Japon ya da İtalyan kadınlarından daha önce siyasi haklarını kazanmışlardı. 20.Yüzyıl dünyasının yüzlerce yıl gerisinden gelmişler, birkaç yıl içinde çağı yakalayarak, birçok ülkeyi geride bırakmışlardı.

Kadın Hakları Savunucularının Yapması Gereken

Türkiye’de kadın hakları için mücadele eden kadınlarımız; Batı’dan ya da Araplardan alınan çarpık düşünce ve anlayışları bir kenara bırakmalı, eski Türklerde kadına verilen yeri araştırıp öğrenmelidirler. Cumhuriyetin kadına kazandırdığı hakları araştırıp, onları korumalıdırlar. Bunu yaparlarsa, halk içinde güç haline gelecekler ve kitleselleşeceklerdir.

DİPNOTLAR

1       “Orta Asya” Jean-Paul Roux, Kabalcı Yay., 2001, sf.47
2       Çin Belgeleri (Jul.Doc:1-9) Sencer Divitçioğlu, “Kök Türkler” Yapı Kredi Yay., İstanbul-2000, sf.168
3       “Atatürk” Lord Kinross, Altın Kitap Yay., 12.Bas., İst.-1994, sf.489
4       “Atatürk ve Devrim” Prof.E.Ziya Karal, TTK, Ank.-1980, sf.124
5       “Kemalizm Sonrasında Türk Kadını III” Dr.Bernard Caporal, Cumhuriyet Yay., İst.-2000, sf.71
6       a.g.e., sf.72-73





Arkadaşlarınızla bu yazı paylaşın.

1 yorum:

DEA LAE dedi ki...
Bu yorum bir blog yöneticisi tarafından silindi.

Yorum Gönder