14 Ocak 2022 Cuma

ZÜBEYDE HANIM’IN ÖLÜMÜ VE MUSTAFA KEMAL’İN “NAMUS VE VİCDAN YEMİNİ”

 

BU YAZI METİN AYDOĞAN’IN KENDİ OLUŞTURDUĞU ARŞİVİNDEN ALINARAK YAYINLANMIŞTIR.

Atatürk’ün annesi Zübeyde Hanım, 14 Ocak 1923 günü öldü. 13 gün sonra 27 Ocak’ta İzmir’e gelen Mustafa Kemal, annesinin mezarı başında, bugün herkesin ders alması gereken bir konuşma yaptı ve şunları söyledi: “Annemin ruhuna ve bütün ecdat ruhlarına sözvermiş olduğum vicdan yeminini tekrar edeyim. Annemin kabri önünde ve Allah’ın huzurunda yemin ediyorum. Bu kadar kan dökülerek milletin elde ettiği ve sağlamlaştırdığı egemenliğin korunması ve savunulması için gerektiğinde annemin yanına gitmekte asla tereddüt etmeyeceğim. Ulusal egemenlik uğrunda canımı vermek, benim için vicdan ve namus borcu olsun.” Bu konuşma, günümüzdeki şarlatanlıklarla dolu ihanet ortamında, yolunu ve kimliğini yitirenlere uyarı olsun, onlara doğru yolu göstersin.

 

“Zavallı annem ulusun tümü için ülkü haline gelen İzmir’in kutsal toprağına bedenini vermiş bulunuyor. Arkadaşlar, ölüm yaradılışın en doğal yasasıdır. Ancak böyle olmakla birlikte kimi zaman acı verici sonuçlar ortaya çıkarır. Burada yatan annem; zulmün, zorbalığın ve ulusu felaket uçurumuna götüren keyfi bir yönetimin kurbanı olmuştur. Bunu açıklamak için izin verirseniz acılarla dolu yaşantısının belirgin birkaç noktasını anlatayım.

Abdülhamit devriydi. 1905’te okuldan kurmay yüzbaşı olarak çıkmıştım. Yaşama ilk adımı atıyordum. Ancak, bu adım yaşama değil, zindana rastladı. Birgün beni aldılar ve zorba bir yönetimin zindanlarına koydular. Orada aylarca kaldım. Annem, bundan ancak hapisten çıktıktan sonra haberdar olabildi. Ve derhal beni görmeğe koştu. İstanbul’a geldi. Ancak, orada kendisiyle yalnızca üç beş gün görüşmek nasip oldu. Çünkü, zorba yönetim; hafiyeleri, casusları, cellatları oturduğumuz evi sarmış ve beni alıp götürmüştü. Annem ağlıyarak beni izliyordu. Sürgün yerine götürecek vapura bindirilirken, benimle görüşmesi yasaklanmış olan annem, gözyaşlarıyla Sirkeci rıhtımında acı ve keder içinde bırakılmıştı. Sürgün yerinde geçirdiğim mücadeleler onun yaşamını, ıstıraplar ve gözyaşları içinde geçirmesine yol açmıştı.

Bir başka nokta: Mütareke döneminde Anadolu’ya geçtiğim zaman, annemi İstanbul’da acılar içinde bırakmak zorunda kalmıştım. Yanımda kendisinin verdiği bir adamım vardı. Bunu Erzurum’dan İstanbul’a gönderdiğim zaman annem bu adamın yalnız olarak geldiğini öğrenince, o dakikada; benim hakkımda halife ve padişah tarafından verilmiş olan idam kararının infaz ettiğini sanmış ve bu san kendisini felce uğratmıştı.

Ondan sonra bütün mücadele yılları onun yaşamını elem ve ıstırap içinde geçirtmişti. Padişah ve hükümetinin ve bütün düşmanların, sürekli baskı ve işkencesi altında kalmıştı. Oturduğu ev, bin türlü neden ve bahaneyle basılır, aranır ve rahatsız edilirdi. Annem, üç buçuk yıl, bütün gece ve gündüzlerini gözyaşları içinde geçirdi. Bu gözyaşları ona gözlerini kaybettirdi. Sonunda, pek yakın zamanda onu İstanbul’dan kurtarabildim. Ona kavuşabildim ki o artık maddeden ölmüştü, yalnız manen yaşıyordu.

Annemin kaybından kuşkusuz çok üzgünüm. Ancak bu üzüntümü gideren bir konu var ki, o da vatan anamızı mahveden ve harabeye götüren yönetimin, artık bir daha dirilmemek üzere yokluk mezarına götürülmüş olduğunu görmektir. Annem bu toprağın altında ancak ulusal egemenlik sonsuza dek yaşayacaktır. Beni teselli eden en büyük güç budur. Evet, ulusal egemenlik sonsuza dek yaşayacaktır.

Annemin ruhuna ve bütün ecdat ruhlarına sözvermiş olduğum vicdan yeminini tekrar edeyim. Annemin kabri önünde ve Allah’ın huzurunda yemin ediyorum. Bu kadar kan dökülerek milletin elde ettiği ve sağlamlaştırdığı egemenliğin korunması savunulması için gerektiğinde annemin yanına gitmekte asla tereddüt etmeyeceğim. Ulusal egemenlik uğrunda canımı vermek, benim için vicdan ve namus borcu olsun.”


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder