25 Haziran 2017 Pazar

AVRUPA SÖMÜRGECİLİĞİ VE SOYKIRIM


Avrupalılar, sömürgeciliği; “evrimin üst basamağındaki gelişmiş beyaz insanın”, “vahşi ülkelere” uygarlık götürmesi olarak görmüştür. Onlar için, dünyada iki tür insan vardı; beyazlar ve diğerleri ya da Avrupalılar ve vahşiler. Asya sarı, Amerika kızıl, Afrika karaydı. Irkçılık, Batı’da en üstteki yöneticiden en sırdan insana dek, kabul gören bir anlayıştı. Bu anlayışın doğal sonucu, yüzlerce yıl uygulanarak gelenekselleşen ve neredeyse genlere işleyen şiddet eğilimi ve bu eğilimin yol açtığı soykırımlardır. Batılılar, dün olduğu gibi bugün de, çıkarları gerektirdiğinde şiddetin her türünü kullanmaktan çekinmezler. “Uygarlık çağı”ndaki; Hitler vahşetini, Vinetnam ve Irak kırımını, Hiroşima’yı, Sırbistan’ı, Libya’yı ve Suriye’yi yaşadık, yaşıyoruz.

Sömürgeciliğin Evrimi


Sınıflar ya da ülkeler arasında, yazılı tarihin her döneminde var olan sömürü ilişkileri, 15.yüzyıldan sonra özel önem kazandı ve Avrupa merkezli olarak dünyanın her yanına yayıldı. Sömürgeleştirilen ülkelerde, yalnızca ekonomik kaynaklara değil; yönetim yapılarına, insan kaynaklarına ve kültürel değerlere de el koyuldu. Avrupa’da üretim arttıkça sömürgecilik gelişti, sömürgecilik geliştikçe de üretim arttı. Bu ilişki Batı’yı sürekli olarak varsıllaştırdı.

Sömürgecilik ve Şiddet

16 ve 20’nci yüzyıllar arasındaki dörtyüz yıllık dönemi kapsayan Avrupa sömürgeciliğinin sonuçları, sömürgeler açısından gerçek bir felakettir. Amerika, Afrika ve Asya’da, toplumlar üzerinde kurulan baskı ve uygulanan şiddet o denli ağırdı ki, bu kıtalarda yalnızca doğal ve tarihsel servetler değil, insan kaynakları da büyük ölçüde yok oldu. Uygulanan yaygın soykırım sonunda kimi topluluklar, son bireyine dek ortadan kaldırıldı.
Sömürgecilik konusuna nesnel yaklaşan ender Batılı yayınlardan biri olan ve İtalya’da yayınlanan tarih dergisi Fratelli Fabbri, Avrupa sömürgeciliği konusunda şu saptamayı yapmıştır: “Avrupalı sömürgeciler, tek yasası zor ve baskı olan ekonomik-siyasi egemenliğini haklı göstermek için, sömürgelerdeki ırkların insanlık evriminin aşağı basamaklarında, gelişmemiş yaratıklar olduğu uydurmacasını ileri sürerler. Liverpool tüccarları, 1792’de, ‘Afrikalılar bütün insanlar arasında en tembelleridir. Onları karılarının yanından ayırdığımız zaman attıkları çığlıklar, götürüldükleri ülkelerde eski boş ve uyuşuk yaşamlarını sürdürememek korkusundan ileri geliyordu' diyorlardı”.1

Sömürgeciliğin Günümüze Etkisi

Sömürgecilik, gerek sömürgelerde ve gerekse sömürgeci ülkelerde, etkisini bugüne dek sürdüren sonuçlar doğurdu. Ele geçirdikleri ülkeleri sömürgeleştirerek bağımlı kılan Avrupalılar, kaçınılmaz olarak bu ülkelere bağımlı duruma geldiler.
Sömürgen konumda da olsa, başkasına bağımlı olan özgür olamaz. Nitekim Batı’nın egemen güçleri, sömürgelere olduğu kadar, kendi halkına ve Avrupalı başka ülkelere karşı da baskı ve şiddet uygulamaktan geri durmadılar. Korku ve kuşku, toplumun içine taşındı; çatışmaya hazır güvensiz ve gerilimli ortam oluştu.

Köle Ticareti

Avrupalıların sömürgelere girişi, başlangıçta ticari ilişkileri geliştirmek biçiminde oldu; öyle gösterildi. Pamuklu ürünler, hırdavat ya da alkollü içkiler satıyor; karşılığında altın, gümüş, fildişi ya da baharat alıyorlardı. Ancak çok geçmeden, insanlar, yığınlar halinde yaşadıkları yerlerden toplanarak, çalıştırılmak üzere, denizaşırı yerlere götürülmeye başlandı.
Toplumsal düzeni parçalayan köle ticareti, Avrupa için her zaman başvurduğu bir zenginlik kaynağı olurken, sömürge halklarının geleneklerini ve kültürlerini büyük bir yıkıma uğrattı. Birçok toplumun nüfusu azaldı, bir bölümü ise tümüyle ortadan kalktı.

Belçika’nın Kongosu

Almanya, ABD, İtalya ve Belçika 1885 yılında Berlin’de bir araya gelerek, yeni bir sömürge paylaşımının koşullarını görüştüler. Tarihe “Berlin Konferansı” olarak geçen bu toplantıda, sömürgeleştirilecek yeni yerler, buralarda çalışma yapacak misyonerlerin korunması, “din özgürlüğü” gibi konular karara bağlandı ve 342 bin kilometrekarelik Kongo (Zaire), Belçika Kralı Louis Leopold’un, “kişisel mülkü” kabul edilerek “bağımsız bir devlet” durumuna getirildi.
Leopold, Kongo’yu o denli vahşi bir biçimde yönetti ki, bu yönetimden Belçika Hükümeti bile rahatsız oldu. Parlamento, Kongo’yu 1908 yılında Kral’ın elinden aldığını ve Belçika devletinin malı durumuna getirdiğini açıkladı. Kral Leopold, “Kongo’mu elimden alabilirler, ama orada neler yaptığımı hiçbir zaman öğrenemeyecekler” diyerek bütün belgeleri yaktı.2
Daha sonra ele geçirilen bir takım belgeler, Kral’ın ve Avrupalı “girişimcilerin” Kongo’da “neler yaptıklarını” açıkça ortaya koyuyordu. Resmi bir Belçika kurumu olan “Yerlileri Koruma Komisyonu”, 1919 yılında yaptığı açıklamada; Avrupalıların ele geçirmesinden sonraki 40 yıl içinde Kongo nüfusunun yarı yarıya azaldığını kabul ediyordu.3

İspanyollar ve Küba

Küba, İspanyollar tarafından 1511 yılında elegeçirildi ve sömürge yapıldı. Kimi tarihçilerin belirlemelerine göre o günlerde Küba’da, sayıları 1 milyona ulaşan Guanajatuley, Siboney ve Taino yerlileri yaşıyordu. İşgalden sonraki ilk elli yıl içinde, yerli sayısı 5 bine düşmüştü.
İspanyollar, Hıristiyanlaştırma uygulamaları nedeniyle kendilerine karşı çıkan yerlileri öylesine yok etmişlerdi ki, daha sonra el emeğine gereksinim duyduklarında çalıştıracak insan bulamadılar ve bu gereksinimi köle ticareti yoluyla Afrika’dan getirdikleri insanlarla karşıladılar. Öldürülen ya da Küba’dan giden yerlilerin yerini Afrikalı köleler aldı.4

İnkalar, Aztekler, Mayalar

Avrupalılar, 15.yüzyıl sonlarında Amerika’ya geldiklerinde burada; geçimlik tarım ve hayvancılıkla uğraşan, imalat teknikleri geliştiren, para kullanan ve ileri bir toplumsal düzen kuran uygarlıklarla karşılaştılar.
Ant Dağları’nda yaşayan İnkalar; güçlü ve merkezi bir devlet ve gözalıcı kentler kurmuşlardı. İçinde görkemli taş yapıların bulunduğu kentleri, 15 bin kilometrelik bir yol ağıyla bağlamışlar, gelişkin bir yönetim ve tecimsel (ticari) düzen gerçekleştirmişlerdi. Kutsal saydıkları toprakla, hiçbir uygarlıkta görülmemiş ölçüde bütünleşen İnkalar, en elverişsiz yerleri bile tarıma açmanın yollarını bulmuşlar, kanallar ve teraslar aracılığıyla geniş tarım alanları yaratmışlardı.5
Bugünkü Meksika bölgesinde yaşayan ve eşitlikçi yönetim geleneklerine sahip Aztekler, kendilerine özgü tarım teknikleri ve mimari biçimler geliştirmişler ve ileri bir tecimsel düzen kurmuşlardı. Tropikal bölgelerden elde edilen yeşim taşı, kakao, pamuk, değerli metaller, kuş tüyleri kentlere getiriliyor, burada işlenmiş ürünlerle değiştiriliyordu. Tarım ve ticaret yoluyla Aztekler, büyük bir varsıllık ve ileri bir kültür düzeyine ulaşmışlardı.6
Orta Amerika’da yaşayan Mayalar da, şaşırtıcı bir uygarlık düzeyine ulaşmışlardı. Kalıtımsal seçkinlerin yönetimi elinde tuttuğu sınıflı bir toplum yapısına sahip olmalarına karşın; eşitliği amaçlayan toplumsal ilişkiler varlığını sürdürüyordu. Çocuklar kutsanıyor, kadına önem verilip saygı gösteriliyordu. Hiyeroglif tarzı bir yazıya sahiptiler. Son derece gelişmiş gökbilim çalışmaları, zaman ve mekân ölçümleri yapıyorlardı. Sıfır sayısını bulmuş, kullanıyorlardı... Bir yılı 365 gün kabul eden bir takvim geliştirmişlerdi.7

 Direniş ve Soykırım

Sömürgeciler, yüksek nitelikli Güney Amerika uygarlığını insanlarıyla birlikte yok ettiler; tarihin gördüğü en büyük soykırımı yaptılar. Mayalar, uysal ve barışçı olmalarına karşın sömürgecilere hiçbir zaman boyun eğmediler. Ormanlara çekildiler ve günümüze dek süren bir mücadele içinde oldular. 1712, 1847 ve 1860’da Yakatek Mayaları, 1910’da Quintana Roo köylüleri ve 1994’de Zapatist Kurtuluş Ordusu’yla ayaklandılar. İspanyol vahşetinden çok acı çektiler ancak asla teslim alınamadılar. Yokedilen uygarlıkları ve tarihlerine olan tutkularıyla yeraltına çekildiler, kültürlerini yaşatmaya çalıştılar. Dörtyüz yıllık acıyı, şarkılarda ve sonu gelmez çatışmalarda dile getirdiler.8
Orta Amerika’da büyük bir uygarlık ve İmparatorluk kurmuş olan Mayalar’dan, soykırımına ulaşan kırımlar sonucunda bugün, yoksulluk içinde yaşayan yalnızca 330 bin gerçek Maya kalmıştır.9

Güney Amerika’da Yaşanan Dram

Avrupalılar, Güney Amerika’ya geldiklerinde “dünyanın sonuna geldiklerini sanarak aşağı düşmekten korkmuşlardı”.10 Amerika’da gerçek bir cennet köşesi ile top ve baruttan habersiz barışçı ve paylaşımcı bir uygarlık bulmuşlardı. Avrupa’dan taşınan hastalıklara bağışıklığı olmayan Yerliler bunlara, “Kireç gibi beyaz vücutlarını sarıp sarmalamış sakallı beyazlar” diyordu.11
Ö “Sakallı beyazlar”. Özellikle altın ve gümüş elde etmede son derece hırslı ve acımasızdılar. Kristof Kolomb, “altın sayesinde ruhları cennete göndermek bile mümkündür”12 diyor, yerli halka görülmemiş bir şiddet uyguluyordu. Karşılaştıkları acımasızlık karşısında şaşkına dönen yerliler, Kolomb önderliğindeki “beyazlar” ın uyguladığı vahşetten kurtulmak için çocuklarını öldürüyor, kendilerini zehirliyordu.13
Tarihçi Howard Zinn’in, “kahraman değil katil” olarak anılması gerektiğini14 ileri sürdüğü Kristof Kolomb, Güney ve Orta Amerika’da tarihte benzeri olmayan bir vahşet uygulamıştır. Kolomb, Haiti Arawak kızılderilileriyle karşılaşmasını, tuttuğu notlarda şöyle anlatıyordu: “O kadar saf ve mallarını paylaşmaya o kadar gönüllülerdi ki, bunu gözleriyle görmeyen inanamaz. Onlarda olan her şeyi istediğimiz zaman asla hayır demiyor, aksine biz istemeden onlar bizimle paylaşıyordu. Bunlar çok iyi hizmetkâr olabilirler. Elli adamla hepsini esir alıp onlara istediğimiz her şeyi yaptırabiliriz”.15

Altın Hırsı

Kristof Kolomb, on dört yaşından büyük kadın-erkek herkesi, düzenli olarak altın getirmeye zorunlu tutmuştu. Bunu yapamayanların elleri bileklerinden kesiliyor ve kan kaybından ölüme bırakılıyordu. Kolomb geldiğinde Haiti’de 250 bin yerli yaşarken, bu sayı İspanyol vahşetinin ilk elli yılında 500’e düşmüştü. 1650’de artık yaşayan Arawak kızılderilisi kalmamıştı.16

Kilise İzniyle Soykırım

Papalık kararnameleriyle, sömürge toprakları Batılı hanedanlıklar arasında paylaşıldı. “Kutsal” kilisenin izin ve onayıyla saldırılar tüm acımasızlığıyla sürdürüldü. İspanyollar, Azteklerin başkenti Tenochtitlan’a girdiklerinde kentin nüfusu 3 milyondu. Kırım ve talan sonunda onbinlerce insan öldürüldü ve ortada kent denilebilecek bir şey kalmadı.
Kristof Kolomb’un Amerika’yı bulduğu 1492’den önce kıtada; Meksika’da 30-35 milyon, And Dağları’nda 30 milyon, Orta Amerika’da 10-13 milyon olmak üzere 70-78 milyon Aztek yaşıyordu. Sayıları 70-90 milyon olan Maya ve İnkalar’la birlikte kıta nüfusu 150-160 milyona çıkıyordu. Bu nüfus, bir buçuk yüzyıl içinde 3,5 milyona düştü ve yerli nüfusun yüzde 97.5’u yok oldu.17 Bugünkü Arjantin nüfusunun yalnızca yüzde 0,5’i, Şili’nin yüzde 5’i, Venezüela’nın yüzde 2’si, Nikaragua’nın yüzde 5’i yerlidir.18

İngilizler ve Kuzey Amerika

Batılıların “ılımlı sömürgecilik”19 adını verdiği Kuzey Amerika’nın işgali, ılımlılık bir yana eşine az rastlanır şiddet yöntemleriyle gerçekleştirildi. Kuzey Amerika yerlilerinin topraklarından sürülmesi ya da yok edilmesi, Avrupalıların yerleşme koşulu durumuna gelmişti.20
İngilizler 1703’te “bir yerli kafa derisi getirene” ya da “bir kızılderili tutsak edene” 40 sterlin ödül veriyordu. Bu ödül 1720’de 100 sterline çıkarılmıştı.21
Anglosaksonlar 17.yüzyıl başında Kuzey Amerika’ya geldiklerinde, bugünkü ABD topraklarında 10-12 milyon kızılderili yaşıyordu. 1900’a dek uygulanan soykırımı sonucu kızılderili nüfusu, 250 bine düşmüştü.22 Sayıları, Amerika Birleşik Devletleri nüfusunun binde birine düşen bu insanlar, hala rezervasyon bölgeleri denilen tecrit kamplarında yaşıyorlar. 1990 yılına dek kendi dillerini konuşmaları yasaklanmıştı.23
15.Yüzyılda, yalnızca Kuzey Amerika’da 2 bin değişik kızılderili kümesi ve bunların kendine özgü dilleri ve kültürleri vardı.24 20.yüzyıla gelindiğinde Kuzey Amerikalı kızılderililerin yüzde 95’i ortadan kaldırılmıştı.

DİPNOTLAR

1     “Fatelli Fabbri Editori” 20138 Milano, Via Mecenate, 91 İtaly, ak. “Devrimler Ve Karşı Devrimler Ansiklopedisi” Gelişim Yay., 1975, 2.Cilt, sf.193
2          a.g.e. sf.198
3          a.g.e. sf.198
4          a.g.e. sf.100
5          “Sosyalizm ve Toplumsal Mücadeleler Ansiklopedisi” İletişim Yay., 2.Cilt, sf.458 ve “Büyük Larousse” Gelişim Yay., 9.Cilt, sf.5704
6          “Büyük Larousse” Gelişim Yay., 2.Cilt, sf.1147
7          “Sosyalizm ve Toplumsal Mücadeleler Ansiklopedisi” İletişim Yay., sf.1148
8          “Mayalar” Michale D.Coe, Arkadaş Yay., Ankara-2002, sf.191
9          “Büyük Larousse” Gelişim Yay., 13.Cilt, sf.7884
10       “Sosyalizm ve Toplumsal Mücadeleler Ansiklopedisi” İletişim Yay., sf.458
11       a.g.e. sf.458
12       a.g.e. sf.456
13       a.g.e. sf.456
14      “Legends, Lies and Cherished Myths of American History” Richard Shenkman; ak. Tim Marshall, “Hükmeden Erkek Boyun Eğen Kadın” Altın Kit., 1997, sf.45
15        a.g.e. sf.45
16        a.g.e. sf.46
17        “Sosyalizm ve Toplumsal Mücadeleler Ansiklopedisi” İletişim Yay., sf.458
18        a.g.e. sf.1427
19       “Kapitalizmin Kökenleri” Jean Suret-Canale; ak. “Kapitalizmin Kara Kitabı” Evrensel Basım Yayın, 2.Basım-2001, sf.24
20        a.g.e. sf.24
21       “Yerli Soykırım” Robert Pac; ak. a.g.e. sf.24
22        a.g.e. sf.24
23       “Ortadoğu Uygarlık Mirası-2” M.İlmiyeÇığ, Kaynak Yay., İst.-2003, sf.250

24     “W.H. Seeing With a Native Eye, Harper and Row” Capp 1976, ak. Semra Somersan “Sosyalizm ve Toplumsal Mücadeleler Ansiklopedisi” İletişim Yay., 5.Cilt,  sf. 1426




Arkadaşlarınızla bu yazı paylaşın.

0 yorum:

Yorum Gönder