15 Haziran 2017 Perşembe

SOSYALİST BİR GENÇLE TARTIŞMA - 1 (ELEŞTİRİ)


Sayın Aydoğan,                                                                                                                                         "Yeni Dünya Düzeni Kemalizm ve Türkiye" kitabınızı, bir arkadaş önerisiyle tümüyle okudum. Kemalizmin bilimsel olarak ele alınmasına önem veren sizin gibi bir aydının, kitabında Atatürk’e yönelik hiçbir eleştiride bulunmaması beni şaşırttı. Aslında bu durum, sizin yanlı tutumunuzdan çok, Atatürk'ün tabulaştırılması ve O’ndan başka herkese suç bulmaya kadar varan zafiyetten kaynaklanıyor... Sizin de çok iyi bildiğiniz gibi, Marx’ın bize bıraktığı en önemli miras, somut olgulara ait tespitlerden çok, “hareket, değişim ve çelişkileri” esas alan diyalektik yöntem ile materyalist tarih anlayışıdır. Siz Marx’ın diyalektik yöntemini, Kemalist devrimciliğin bir özelliği olarak “olumlu” bulurken, materyalist tarih anlayışını pek de benimsemiyorsunuz... Nesnelliğe önem veriyor ve Sovyetler Birliği’nin çöküşünün temelinde bunun yattığını söylüyorsunuz. Size katılmakla birlikte ben Kemalizmin de nesnellikten uzak olduğunu, hatta daha kötüsü gerçekleri kasıtlı olarak çarpıttığını söylüyorum... Kemalizmin anti-emperyalist bilinci konusunda, sizi Atatürk’ün yüksek bilince sahip olduğuna inandıran çeşitli sözlerini alıntılıyorsunuz. Yurtiçi yurtdışı yatırımlar peşinde koşan Koç Holding ya da İş Bankası ne kadar anti-emperyalist ise Atatürk’de o kadar anti-emperyalisttir. Sanırım emperyalizmin içerden fethedileceği yanılgısına düşme şerefine nail olmuş dünyanın ilk ve tek “anti-emperyalist, 3.dünyacı” devrimcisi Atatürk’tür... Atatürk ve Kemalistler, Kürtlerin kendilerini ifade etmedikleri zaman sorun çıkarmalarının daima mümkün olduğunu söylemelerine karşın, Kürtleri yok saymışlar, onlar ayaklanınca da suçu emperyalistlerin üzerine atmışlardır... Sizin-kusura bakmazsanız- tam bir misyoner jargonuyla anlattığınız, “ilkel” Dersim’e “medeniyet götürme” sürecinin bir de asimilasyon yüzü vardır...”                                                                                                                                                                   Evren Karayel-Boğaziçi Üniversitesi

Sayın Metin Aydoğan,

Adım Evren Karayel. Adanalıyım ve Boğaziçi Üniversitesi öğrencisiyim.“Yeni Dünya Düzeni Kemalizm ve Türkiye” adlı kitabınızı, bir arkadaş önerisi üzerine tümüyle okudum. Hemen belirtmeliyim ki okuduğuma hiç de pişman olmadım ve özellikle ikinci ciltte verdiğiniz bilgilerin, hem benim gibi genç bir öğrenci için hem de daha kapsamlı çalışmalar yapanlar için, oldukça yararlı olacağını düşünüyorum. Fakat bu mektupta, sizinle aynı düşüncede olduğum noktaları değil, kitabınızı okurken kafama takılan konuları belirteceğim ve –önsözde belirttiğiniz üzere, kitabın, gençlere ulaşmasına verdiğiniz önemden aldığım cesaretle- yer yer düşüncelerinizi eleştireceğim.
Konuya girmeden önce belirteyim ki; aşağıdaki yazı, maddelenerek sıralanmış sorulardan oluşmayacak, bütünlüklü bir metin halinde düzenlenmiş, eleştirel bir yazı olacaktır. Sizden ricam, bu yöntemi, düşüncelerimi daha iyi açabilmek için bilinçli olarak kullandığımı bilmeniz ve daha önemlisi, bu yazıyı, aslında fazla da bir şey bilmediğimi peşinen kabullenen, fakat içinde yaşadığı dünyanın ve toplumun sorunlarına duyarsız kalamayan bir genç olarak kaleme aldığımı göz önünde bulundurmanızdır. Sanırım bu sayede, yapacağım muhtemel hataları ve daha önemlisi tarzımı mazur göreceksiniz. Son olarak bu özelliklerinden dolayı yazacağım yazı, yer yer soru niteliğinde olacaktır.

NOT: Yazıda “vurgular bana aittir” yerine “vba” kullanılacaktır.

 

Nesnellik Meselesi


Teorik, tarihsel ve kavramsal tartışmalara girmeden önce, güncel politik sorunlarımızın çözümünde esaslı bir engel oluşturan bir yaklaşımın eleştirisini yapmak istiyorum. Sosyal bilimlere ve sosyal-siyasal olgulara at gözlüğünden bakanların sık sık yaptıkları ve kanımca, tarihin bizi bu berbat günlere getiren akışında, ana olmasa da tali, bir rol oynamış olan bir hatadan bahsediyorum. Uzun uzadıya anlatmaya gerek yok; “tek bir doğru vardır, o da benim ki!” diyen insanlara o kadar sık rastlıyorum ki, şaşırırsınız! Bırakınız sosyal bilimleri, fizik gibi bir bilimde bile, dün doğru kabul ettiğimizin bugün yanlış olduğunu ispatlayabiliyorsak, sosyal olgulara çok daha dikkatli yaklaşmalıyız bence. Sanırım, bilimsel bir tavırla karşıdakinin görüşlerini ele alıp eleştiren, ele alınan görüşün hangi açılardan doğru, hangi açılardan yanlış olduğunu gösteren ve örneğin, Marx’ın ‘hala’ haklı olduğunu savunan klasik yaklaşımla, ortodoks ya da sekter bir yaklaşım arasındaki temel farkı bu noktada aramak gerekir.

*

Korkarım siz de, bu ince çizgiyi ihlal ediyorsunuz. 410.sayfada görüşleriniz şöyle; “(Kemalizm) Bütün ulusçu güçleri bu amaç (emperyalizmi kendi ülkesinde yenmek) doğrultusunda birleştirir. Maddi temeli olmayan politik tartışmalara, ayrılık yaratacak örgütlenmelere ve ulusal mücadeleye zarar verecek eylemlere izin vermez.”(vba) Hiç şüphe yok ki, bu pasajda “maddi temeli olmayan” görüşler olarak nitelediğiniz görüşler arasında belki de en önemlisi, kitabınızın çeşitli yerlerinde “nesnellikten uzak” olarak nitelediğiniz dönemin sosyalist hareketleridir. Bu doğrultuda size göre, yani sizin öznel görüşlerinize göre, nesnel olan görüş diğerlerine baskı uygulamak noktasında meşru ve haklıdır. Bunu “Türk Kurtuluş Savaşının 3,5 yıl gibi kısa bir sürede” kazanılmasının en temel nedeni, olarak görüyorsunuz.
Ayrıca, size göre, örneğin, Macar Devrimi (s.277) ve Cezayir Devrimi’nin (s.259), kısa sürede başarılamamasının ya da hiç sonuca ulaşamamasının en temel nedeni, böyle bir “siyasi irade”nin eksikliğinden kaynaklanan, “parçalı siyasi yapı” oluyor. Aslında, parçalı siyasi yapının, bu türden mücadelelerin kazanılmasına engel teşkil ettiği doğrudur. Bunun en güzel örneğini son 40 yılın Türkiye’sinde buluruz. Fakat doğru olmayan, bu parçalı siyasi yapıya, gerektiğinde zora başvuracak, gerektiğinde karşı tarafı yok sayacak bir siyasi irade eksikliğinin yol açtığıdır. Tam tersine, gücünü yetkinliğinden alan ve her şeyden önce kendi fikirlerinin yetkinliğine güvenen, bu yüzden tek bir doğru vardır! diyerek, diğer görüşleri yasaklamak, ezmek ya da buna gücü yoksa, onlara hakaret etmek yerine, bu “düşüncelerle özgür platformlarda tartışmaktan çekinmeyen” bir anlayışın eksikliği neden olmaktadır. Burada kastettiğim, düşünceye sınırsız özgürlük vermek değil, asgari müşterekte birleşenlerin birbirlerinin düşüncelerine saygı duymasıdır. Herhalde, anti-emperyalist olduğunu iddia ettiğiniz Atatürk’ün, örneğin, Nazım Hikmet’le bu konuda tam bir fikir birliği içinde olması gerekir.

*

Bir şey daha eklemek gerekiyor ki, Kemalist hareket, sizin 410.sayfada çizdiğiniz şablona her zaman uymaz. Örneğin, hepimizin bildiği gibi, savaş döneminde, savaşım (mücadele) mandacılık dahil her türlü tartışmanın yapıldığı bir ortamda yürütülmüş ve kanımca, “savaşın 3,5 sene gibi kısa bir sürede” kazanılmasında, çeşitli faktörlerin yanısıra bu “iknaya” dayalı siyaset önemli rol oynamıştır. Fakat savaştan sonra, sizin tanımınıza uyan bir “siyasi irade” anlayışı çerçevesinde, bu tür tartışmalara izin verilmemiştir. Bu dönemde, sadece Atatürk’ün tartışılmasını uygun bulduğu konular, Atatürk tarafından belirlenen kişilerce tartışılmıştır. Örneğin, sizin de belirttiğiniz gibi, “mollaların ikna edilmesi”, toplum yapısı göz önüne alınarak “uygun bulunmuş”, fakat sosyalistler, bırakınız tartışmalara dahil edilmeyi “içeri” atılmıştır.
Bu anlamda örnekler uzatılabilir elbette, ama asıl önemli olan bu uygulamalara meşruiyet kazandıran “nesnellik” kriteridir. Size göre “nesnel” olan “nesnel olmayanı” yasaklamak hakkına sahip olabilmektedir. Fakat neyin “nesnel” olup, neyin “nesnel olmadığına” ancak tarih karar verebilir. Siz de bu noktadan hareketle, örneğin, Sovyet devriminin zora dayalı kolektivist uygulamalarının, aradan 70 yıl geçtikten sonra ortaya çıkan çöküşün temelinde yattığını söylüyorsunuz. Ben bu görüşünüze katılmakla birlikte, salt köylülere yapılanların değil, örneğin, Müslümanlara yapılanların da oldukça önemli olduğunu eklemek isterim. Ancak, korkarım, sizden biraz daha ileri gidip Kemalizmin de nesnellikten uzak olduğunu, hatta daha kötüsü, gerçekleri kasıtlı olarak çarpıttığını ifade edeceğim.
Bu konuya, ilerde yeri geldikçe değineceğim. Şimdilik şunu belirtmekle yetineyim: Sizin de belirttiğiniz gibi, ancak nesnel koşulları olgunlaşmış devrimler başarıya ulaşabilir.(s.364) Ekleyeyim; nesnel koşulları oluşmuş hiçbir devrim kolay kolay geri çevrilemez. Bu doğrultuda; ortada nesnel koşulları oluşmuş bir devrim olsaydı, bundan, sadece İnönü ya da Menderes istiyor diye “180 derecelik bir geri dönüş” çıkmazdı. Varlığını iddia ettiğiniz “geri dönüş süreci”, bırakınız toplumun geniş kesimlerinin desteğini almak, geniş bir toplumsal muhalefet ile karşılaşırdı. Dolayısı ile a)-Ya Kemalist devrimler sayfa 364’te iddia ettiğinizin aksine, “kitlelerin isteklerine ve nesnel koşullara” uygun değildir ve bu nedenle “geri dönüş” süreci toplumun geniş desteğini almıştır. b)-Bir “geri dönüş” süreci yaşanmamıştır. Tahmin edeceğiniz üzere ben “b” seçeneğinden yanayım.

*

Sanıyorum, bu konuda şunları düşüneceksiniz; “iyi de Kemalist devrim tamamlanmamıştı ki! Gerekli kadrolar henüz yetişmemişti. Bu yüzden geri dönüş süreci ‘sancısız’ oldu.” Bu “kadro” meselesine yeniden değineceğim, onun için şimdilik sadece şunu belirteyim; birincisi, kadroların “varlığı ya da yokluğu” da devrimin başarıya ulaşmasına olanak veren “nesnel koşullardan” birisidir. Dolayısı ile “kadro” sorunu var ise, nesnel koşullarda bir eksiklik var demektir. Böyle bir bakış açısı ile neden “Leninist” olmadığınızı anlamak mümkün değil. Çünkü eleştirdiğiniz uygulamaların hepsi, Stalin tarafından yapılmıştır. O zaman savaştan sonra 2 sene yaşayabilmiş Lenin’in tam bir “sütten çıkmış ak kaşık” olduğunu düşünmeniz gerekir. Lenin, Stalin gibi bir “zararlıyla” kıyaslanmayı bile haketmeyecek kadar büyük bir devrimcidir elbette. Fakat bu gerçek, onu, yapılan bir sürü hatanın mesuliyetinden kurtarmaz. (Örnek: Parti modeli) Gördüğünüz gibi ben -2 senelik iktidar süresine rağmen- Lenin’i bazı konularda eleştirirken, siz, “Atatürk’ün 15 yıllık iktidarının kısalığı” gibi garip bir gerekçenin ardına sığınıyorsunuz. Bu durumda, sosyal bilimlere düşen görev; Kemalist devrimlerin başarıya ulaşması için gerekli nesnel ve öznel koşullar arasına, “Devrimcinin ortalama ömrünün 100 seneden fazla olması!” gibi bir maddeyi eklemektir.
“Nesnellik” meselesini kapatmadan önce, itiraf etmeliyim ki, Kemalizmin bilimsel olarak ele alınmasına büyük önem veren sizin gibi bir aydının (s.112) kitabında, Atatürk’e yönelik en ufak bir eleştiri de bile bulunmaması beni oldukça şaşırttı. Aslında, bu sizin yanlı tutumunuzdan çok, “Atatürk’ün tabulaştırılması” meselesinde bile Atatürk’ten başka herkese suç bulmaya kadar varan bir zaafiyetten kaynaklanıyor. Yani tabulaştırma hedefi tam bir zafer kazanmış görünüyor. O kadar ki; kendi döneminde yüzlerce heykeli yapılan, üstelik de soyadı “Atatürk” olan bir kişinin siyasi “güç” ve “iradesi” gözlerimizin önünde dururken, “aslında bütün bu uygulamalara karşı olduğunu” ve “onu tabulaştırarak düşüncelerine ihanet etmek isteyen hainlerin bunu bilinçli olarak yaptığını” iddia edebiliyoruz. (Bu arada benim yazımın da “hain bir karalama kampanyasına” dahil edilmemesi için şunu ekliyeyim; Kemalizm tarihsel açıdan “ileri” bir harekettir. Sonuç olarak “patrimonial” bir devletin yıkılıp, yerine bir “ulus-devletin” getirilmesi sürecini hiç kimse “gericilik” olarak nitelendiremez. Fakat bugüne kadar gördüğümüz her ileri adım gibi o da kendi “geri unsurlarını” barındırmaktadır.)

Tarihsel Materyalizm ve İdealist Bir Bakış


Sizin de çok iyi bildiğiniz gibi Marx’ın bize bıraktığı “en önemli miras” somut olgulara dair tespitlerden çok, “hareketi, değişimi ve çelişkileri” esas alan diyalektik yöntem ile materyalist tarih anlayışıdır. Materyalist tarih anlayışına göre –kabaca- tarih ancak, sınıfların yaratılan artığı paylaşmak üzere verdikleri savaşım ile açıklanabilir. Örneğin, Kapitalizmi Feodalizmden ayıran, -bazılarının iddia ettiği üzere- “meta üretimi ve ticaretin” varlığı ya da yokluğu değil, bu iki çağa özgü paylaşım biçimidir. Feodalizmde artık, senyör tarafından serfin elinden “zorla” alınırken, Kapitilizmde sömürü, “özgür kontrat” ilişkileri içerisinde yapılır. Mülk sahibi dar bir sınıf, diğer geniş mülksüz sınıfın yarattığı artığa el koymaktadır. Her türlü toplumsal, siyasal dönüşümün çeşitli faktörlerin birleşimiyle ortaya çıktığını unutmadan, aklımızda tutmamız gereken bir gerçektir bu.
Siz Marx’ın diyalektik yöntemini –Kemalist devrimciliğin de bir özelliği olarak, “olumlu” bulurken- materyalist tarih anlayışını pek de benimsemiyorsunuz. Daha doğrusu, bu anlayışı, örneğin, Sovyet Devrimi özelinde uygulamaya çalışır ve Sovyet Rusya’nın çözülüş nedenini, “üretici güçlerin ve dolayısı ile sınıfların nicel ve nitel gelişimiyle çelişen” bir deneyim olmasında ararken, çözüldüğü iddia edilen Türk Devrimi’nin bu duruma gelmesini; “kadro eksikliğine”, “Mustafa Kemal’in tek adam olmasına” ya da “devrimi koruyacak kadroların yetiştirilemeden Mustafa Kemal’in ölmesine bağlıyorsunuz”.(s.855-856-857) Sanırım bu görüşün yanlışlığını ortaya koymak için “derin” tahlillerin yapılması gerekmiyor. Konuyla ilgili olarak daha önce belirttiğim noktalara tek bir soru ekleyeceğim.

Tek Adam Teorisi

Bilindiği gibi, bu ünlü “Tek Adam” teorisini ortaya atan kişi Şevket Süreyya Aydemir’dir. Bundan da öte Aydemir; “Dünyada artık sınıf çelişkisinin yerini, sermayedar memleketlerle sermayeden yoksun memleketlerin çelişkisinin” aldığını, “sömürge nizamının, sınıf çelişkisinin gelişmesine engel” olduğunu, dolayısı ile “ulusal kurtuluş hareketlerinin ulusal ve sınıfsız” olduğunu, “Türk devriminin dışarıya karşı anti-emperyalist içeriye karşı anti-kapitalist dolayısı ile devletçi” olduğunu ve son olarak bu açıdan “Türk Devrimi’nin bir 3. yol” izlediğini savunmaktadır.1
Bu görüşler, sizin görüşlerinizle şaşırtıcı bir benzerlik göstermektedir. Şimdi soru şu; Eğer Kemalizm ve Türk Devrimi, sizin ve Kadrocuların ona atfettiğiniz görüşleri taşıyor idiyse, Kadro Hareketi neden tasfiye edilmiştir? Yani bir devrim, savunduğu görüşleri birebir kabullenen kişileri, neden “sakıncalı” bulmuş, Kadro dergisini 1935 yılında kapatmış ve Y.K. Karaosmanoğlu’nu “elçi” olarak yurt dışına yollamıştır?2 Karaosmanoğlu ki Atatürk’ün masasının gediklilerindendir ve örneğin Aydemir gibi, “kökü dışarda” bir kişi de değildir! Bu kadar kadro sıkıntısı varken, hangi akla hizmet bu yetkin bilim adamları ve edebiyatçılar, örneğin, “devrimi anlamaktan uzak” olan İsmet İnönü ya da ilerde “liberalliği iyice ayyuka çıkacak” olan Celal Bayar yerine başvekil yapılmamış da sürgüne yollanmıştır. Ya “dünya savaşlarını önceden görebilen”, “nesnel” ve “bilimsel” Atatürk, İnönü ve Bayar’ın gerçek yüzlerini görememiş, üstelik kendi görüşleriyle birebir uyuşan Kadro dergisinin kıymetini bilememiştir ya da Kadrocuların fikirlerinden hoşlanmamıştır. Bence 2. şık daha mantıklı; Kadrocular, devrime ideolojik dayanak hazırlamaya çalışırken –üstelik de Faşizmin yükseldiği bir dönemde- kantarın topuzunu biraz kaçırmış olmalılar.

Halkçılık


Aslında, ne sizin ne de Kadrocuların –izninizle- idealist olarak nitelendireceğim görüşlerinize pek şaşırmıyorum. Bu idealist yorumlar, –şu “Kadro eksikliği” meselesi- başlangıçta yapılan bir kabulün zorunlu sonucu olarak ortaya çıkıyor. Kitabınızın 372.sayfasından aktarıyorum, şöyle diyor Atatürk; “Biz öyle bir parti yapacağız ki, bundan bütün ulusun, hiç ayırım yapmadan herkesin çıkarını ve yaşam nedenlerini, mutluluğunu sağlamayı görev edinebilsin... Efendiler, ifade olunur ki, bizim milletimizin asıl unsuru köylüdür, çiftçidir, çobandır... Efendiler ülkede büyük çiftlik sahibi kimler vardır, ne kadar çiftlikleri ne kadar toprakları vardır?... Efendiler bizim ülkemizde (karşımıza alıp tasfiye edeceğimiz) büyük toprak ve çiftlik sahibi yoktur... Bundan başka ne var, kasaba ve şehirlerde özel girişimciler vardır. Köylülerin çıkarı sağlanırsa bu girişimcilerin çıkarları zedelenir mi? Hayır, buna olanak yoktur. Bir kere bu girişimciler halk için gereklidir... Sonra efendim kasabalarda orta tüccarlar vardır. Fakat bu orta tüccarlar da o köylü ve halk için gerekli bir sınıftır...”(vba)
Atatürk daha sonra da “büyük zenginlerin ve işçilerin de sayıca az olduğunu”, “ulusumuzun bütün bu unsurlara ihtiyaç duyduğunu” belirtiyor. Özetle, Mustafa Kemal’in nesnel fikirlerine göre, özel girişimci ve orta tüccar ile köylülük arasında bir çelişki yoktur. Ayrıca, büyük toprak sahipleri ve sermayedarlar “sayıca az olduğundan” bu sınıfların varlığı toplumsal yapıda “tasfiye edilecek” bir çelişki oluşturmaz. Dolayısı ile Halk Partisi bütün bu sınıf ve katmanları kapsar. Sizin de dahil olduğunuz Kadrocu tez bu görüşü veri olarak alınca, Cumhuriyet’in ilerleyen yıllarında ortaya çıkan çelişkileri açıklamak için başvurulacak tek yol kalıyor; olguları, toplumun maddi dokusu ile hiç ilişkilendirmeden, “kişisel, yönetsel yetersizlikler”, “hainlik”, ya da “dış mihrak”larla açıklamak!

Materyalist Bir Yaklaşım


1923 yılındaki Anadolu’nun sınıfsal yapısı hakkında çok farklı görüşler vardır. Sanırım, sizin görüşleriniz de bu karışık tartışmanın etkisinde oldukça çelişkili bir görüntü arz ediyor. Örneğin, (s.372) Mustafa Kemal’in “sınıfsız toplum” saptamasına katılıyor, daha sonra (s.428) 10 milyonluk Anadolu’nun beşte birini oluşturan Kürtlerin, “tam bir ilkel feodal yapı” içerisinde yaşadığını belirtiyorsunuz. (Bilindiği üzere, Feodalizmin en belirleyici unsuru büyük toprak sahipliğidir!) Başka bir yerde (s.408), “toprak düzeninin bozulmasıyla, büyük toprak parçalarını ele geçirerek oluşan ayan-eşraf sınıfı, ele geçirdikleri toprakların mülkiyetine ancak, 1839’da Tanzimat’la kavuşabilmişti.” diyerek, diğer bir noktaya değiniyorsunuz.
Bu doğrultuda, 23 Devriminin, “ne olduğunu” ve “ne olmadığını” ve sonraki gelişmeleri açıklayabilmek için öncelikle Osmanlı toplumunu oluşturan sınıfsal yapıyı doğru tahlil etmek gerekiyor! Haldun Gülalp’in konuyla ilgili görüşlerini –kabaca- aktarmama izin verin lütfen.3 Gülalp’e göre; Osmanlı, başlangıçta “vergisel” (tributary) üretim tarzına sahip “patrimonial” bir devletti. Bu yapı doğal olarak, “devlete doğrudan bağlı” sosyal gruplar oluşturmuştu. Bu gruplar, hiyerarşik bir yapılanma içerisinde toplam artıktan “paylarına düşeni” alıyordu. Ayrıca, anılan sebeplerle, varlıkları “Osmanlı’nın varlığına ve bağımsızlığına” doğrudan bağlıydı. Tanzimat Fermanı ve sonrasında ilan edilen Islahat Fermanı’nın getirdiği, Osmanlı’nın “dünya kapitalizmine entegrasyonunu” amaçlayan, “toprakta özel mülkiyet hakkının tanınması”, “vergilendirmede tam eşitlik”, “bireylerin devlet karşısında eşitliği” gibi uygulamalar, hem “ticaret sermayesinin” güçlenmesini sağlıyor hem de küçük köylünün zararına bir “büyük toprak sahipliği” yaratıyordu. Bu yeni sınıfların ortaya çıkması, yönetici gruplar açısından, küçük köylüden toplanan artığa yeni ortakların çıkması anlamına geliyordu.
Çelişkileri arttıran bir diğer faktör, sınıfsal çelişkilerin, etnik çelişkiler ile çakışması ve ticaret sermayesi gayrımüslimlerin elinde iken, toprağın Müslümanların elinde olmasıydı. Bu açılardan üç dört ayrı yöne doğru çekilen Osmanlı, çareyi Osmanlıcılığa başvurmakta buldu. Buna göre; dinsel farklılıklara bakılmaksızın, devlet sınırları içinde yaşayan herkes “Osmanlı” ve “eşit” sayılacaktı. Bütün bu kararlar, gayrımüslimleri etkileyen bağımsızlık fikirlerinin önüne geçmek bir yana, bu görüşleri kuvvetlendiren bir unsur oldu; çünkü gayrımüslimler entegrasyon sürecinin ve buna bağlı olarak ortaya çıkan “eşitlikçi” yeniliklerin, Osmanlı’nın değil, diğer devletlerin inisiyatifi doğrultusunda gerçekleştiğini farkındaydı. Bu, onların varolan “bağlılık” duygularını bile törpülüyordu.
Müslüman unsurlar, hem “ayrıcalıklarını kaybetmekten” hem de gayrımüslimlerin “ulusal bağımsızlık hareketlerinden” oldukça rahatsızdı. Bütün bu faktörler “Osmanlıcılık” fikrini iflasa sürükledi. Bu ortamda, “Osmanlıcılık”ın yerini alan “İslamcılık” ise ancak Arap’ların başkaldırısına kadar sürecekti. Buraya kadar aktardıklarım Haldun Gülalp’e ait görüşlerdi. Gülalp sonrasında şu eklemeyi yapıyor; “Bu eğilimler, sonunda, Müslüman ve Türk unsurların ticaret sermayesine sahip gayrı-müslim kesimlerin yerine geçirilmesi amacını taşıyan ve 1908 Genç Türk rejimi ile başlayıp, Kurtuluş Savaşı ile sona eren süreci başlattı.”(s.170, vba) (Eklemeliyiz ki bu sürecin, gerçek anlamda sona ermesi “1942 varlık vergisi” ile olmuştur.)

Avcıoğlu’nun Görüşleri

Bu son saptamanın doğruluğunu, Doğan Avcıoğlu ile teyit etmeye çalışacağım.4 Avcıoğlu Türkiye’nin Düzeni’nin s.263’ten başlayan “Milli İktisat Denemesi” adlı bölümde; 1914 yılından başlamak üzere, tarımın gelişmesi için “kooperatifler” kurulması, “köylü eğitim kampanyalarının” başlatılması, “milli bankalar” kurulması, ve “çiftçi” ve “sanayiciye” krediler açılması gibi –1923’ten sonra da göreceğimiz- uygulamaların yanı sıra, bakın neler anlatıyor; “(Almanların şiddetli itirazlarına rağmen) Türkiye 1914 sonbaharında kapitülasyonlardan kurtulmuş bulunuyordu. Yabancıların statüsü ile ilgili bir kanunla, yabancıların eski imtiyazına son verilmiş, vergide tam eşitlik sağlanmıştır... Tarım alet ve makineleri gümrüksüz ithal edilecektir. Buna karşılık, yerli tarım ürünleri ve çimento, dokuma gibi yerli sanayi, ağır gümrük tarifeleri ile korunacaktır... İmtiyazlı, yabancı şirketlere bol sayıda Türk personel kullanma ve bunları iş hayatına alıştırma yükümlülüğü konmuştur. Böylece geleceğin Türk işadamlarının yabancı kumpanyalarda bir cins staj görmesi sağlanmak istenmektedir. İmtiyazlı yabancı kumpanyaların defterlerini ve yazışmalarını Türkçe yapması kararlaştırılmıştır. Bu tedbir de dolaylı yoldan Türk personel kullanılmasına yol açmaktadır. Ayrıca firmalar tabelalarını Türkçe yapacaklardır... Demiryollarını yabancıların elinden kurtarmak amacıyla, Türk demiryolcularını yetiştirmek için okul açılmıştır. Hıristiyan nüfus, Türk nüfusundan hızlı çoğaldığından, Türk nüfusunu, teşvik tedbirleriyle arttırma kampanyasına girişilmiştir... Kooperatifçilik yalnız tarımda değil, şehirlerde de ticareti yabancıların elinden kurtarmak amacıyla teşvik edilmiştir.”(s.263-265, vba)
Avcıoğlu (s.266-267)’de şunları ekliyor; “Ne var ki, özlemi çekilen Türk ve Müslüman müteşebbis, devlete yakınlığın verdiği avantajları, daha çok ticaret alanında kullanacaktır... Bu sınırlamalar (gıda ve ticaret sınırlamaları), devlete, dilediğini zengin etme olanağını getirecek ve bu olanak, devlet eliyle ‘milli tüccar’ yaratma amacıyla değerlendirilecektir.”
Avcıoğlu’nun anlattıkları, bize, en başta, İttihat ve Terakki’nin “ticaretin, Müslüman-Türk kesim tarafından ele geçirilmesi” amacını taşıdığını gösteriyor. Olaya böyle bakınca, “hayalperest” ve “ütopik” Enver Paşa’nın marifetlerinin, “3.Dünyacı ve anti-emperyalist” Atatürk’ün icraatlarına bu kadar benzemesinin nedenini anlamak kolaylaşıyor. Hazır İttihatçılardan bahsetmişken Erik Jan Zürcher’in tezlerine de kısaca bir değinelim isterseniz. Biliyorsunuz, bize liselerde Zürcher gibi tarihçiler pek okutulmuyor. Aksi takdirde, “Atatürk’ün Samsun’a İttihatçı Karakol Cemiyeti tarafından yollanmış olabileceğini”, “Müdafai Hukuk Cemiyetleri’nin Talat ve diğer İttihatçılar tarafından kurulduğunu” öğrenen nesillerin kafası bulanabilir ve savaşın “Atatürk’ün dehası sayesinde kazanıldığı” konusunda şüpheye düşebilirlerdi.5 “Atatürk’ün Samsun’a nasıl gittiği” konusunu, Turgut Özakman’dan da kontrol ettim ve bu konunun “tam bir muamma olduğunu” –Zürcher de sadece olasılıklar üzerinde duruyor- öğrendim.6 Hal böyle olunca, hemen her adımı “bilinen” Kurtuluş Savaşı’nın, bu kısmının neden ‘muamma’ olarak kaldığını merak ediyor insan. Saklanan bir şeyler mi var acaba?
Gülalp (1994)’in tezleri ve Avcıoğlu’nun aktardığı olgular ışığında, şunu kolaylıkla saptayabiliriz; 1923’e gelindiğinde Anadolu’da gayrımüslim azınlığın elindeki ticaret sermayesi –büyük oranda-, Müslüman-Türk kesimin eline geçmişti. Ayrıca büyük bir “küçük köylü” sınıfın varlığına rağmen, siyasal hayatta aktif rol üstlenebilecek, devlet mekanizmasını kendi brikim sürecine alet edebilecek güçte “büyük toprak sahipliği” vardı. Bu anlamda, Ermeni ve Rum’lar tarafından boşaltılan arazilerin büyük toprak sahipleri tarafından kapatılmış olduğu gerçeği (Avcıoğlu, s.354), ve yine savaşın yarattığı karaborsa zenginlerinin önemli gücü, altı çizilmeye değer diğer faktörlerdir.

Sınıfsal Yapı

Özetle, Kemalist Halkçılık tezi –batılı toplumlardakinden tamamen farklı nitelikte olsa da, varolan önemli sınıfsal çelişkileri, “önemsizmiş ya da yokmuş” gibi göstermeye çalıştığından, kasıtlı bir çarpıtma örneği oluşturur. Sınıfsal çelişkiler “o kadar önemsizdir” ki, 1913 yılında, Anadolu’da –kaba rakamlarla- 80 bin aile topraksızdır. Sayısı 50 bini bulan toprak ağaları vardır ve ekilen arazinin yüzde 65’ini ellerinde tutmaktadırlar. 950 bin köylü ailesinin büyük kısmı bu ağaların eciri, yarıcısı ya da marabası durumundadır.(Avcıoğlu, s.187) Kaldı ki köylü ile tüccar-tefeci; işçi ile sanayici-kapitalist arasında uzlaşmaz karşıtlıklar vardır, ve “bu sınıflar nicel olarak az ya da çok gelişmiş” diye, varolan çelişkiler inkar edilemez. Ayrıca, bu çelişkiler “yok” idiyse bile adeta “varedilmiştir”. Çünkü, Kemalist tezin iddiasının aksine, CHP –tıpkı bu tezi savunan Bonapartist ve Faşist partiler gibi, hiç bir zaman “sınıfsız bir halkın partisi” olmamıştır. Bu iddianın doğruluğunu ispatlamak için, Atatürk tarafından atanan milletvekillerinin sınıfsal kökenine –Adnan Menderes’i hatırlayalım, ya da CHP üyelerinin “balolu”, “fraklı”, “bilardo masalı”, eğlence anlayışlarına dikkati çekmek yeter sanıyorum. Bütün bu örnekler yetmiyorsa, “CHP’nin sınıfsal kökeni” ve –önemsiz olduğu iddia edilen- “sınıfsal çelişkilerin önemi” hakkında bizlere fikir verecek bir iki uygulama aktarayım.
“(Ziraat Bankası), açılan krediye sağlam teminat istemektedir. Bu yüzden muteber kefil veya teminat bulamayan köylü kredi alamaz... Krediyi Ziraat Bankası’ndan tüccar ve esnaf yüzde 10 faizle almakta, köylüye normal olarak yüzde 80-120, fevkaladeden yüzde 500 faizle kendisi vermektedir.” (Avcıoğlu, İlhan Başgöz’den aktarıyor, s.378, dipnot-vba) “Öte yandan, 1923 Türkiye’sinde bir toprak reformu ihtiyacı duyulmuyordu... Ekilmeyen geniş toprakların varlığı toprak talebi baskısını frenliyordu. Fakat toprak reformu yapılmayışındaki esas engel eşrafın gücünden ileri gelmiştir. Rum ve Ermeni arazisini, Kurtuluş Savaşında şehit düşen askerlerin ailelerine dağıtma teklifi dahi yankı bulmamıştır.”(Avcıoğlu, s.354-vba)
Son olarak, “devletçilik yıllarında” sınıfsal çelişkileri örneklemesi bakımından; “(Devletin yoğun olarak dokuma yatırımı yapmasından dolayı-y.n)... pamuğun ticaret hadleri için geçerli olan düzelmenin, örneğin, buğday için geçerli olmaması dikkat çekicidir. Devletçilik dönemi boyunca buğdayın gerek pamuk gerekse sınai ürünler karşısındaki ticaret hadleri gerilemesini sürdürmüştür. Burada önemli olan nokta, pamuk genellikle büyük toprak sahiplerince üretilen bir ürün iken, buğdayın genellikle küçük ve orta çiftçilerce üretilen bir ürün olmasıdır. Üstelik buğday temel bir ücret malı niteliğinde olduğu için buğday fiyatlarının düşmesi, sanayide ücretlerin de düşmesi anlamına gelir.”7
Örnekler kolaylıkla çoğaltılabilir, fakat şurası açık ki, o dönemde toprak sahipleri ve ticaret sermayedarları siyasete –ve CHP’nin uygulamalarına- açıkça hâkimdir. Dahası “önemsiz olduğu” ya da “var olmadığı” iddia edilen çelişkiler açıkça mevcuttur. Unutmadan belirtelim, Atatürk’ün kendisi de banka kuracak kadar büyük bir sermayeye ve 7 adet büyük çiftliğe sahiptir. (Avcıoğlu, s.371) Gerçi, İnönü’ye göre, “Gazi’nin kişisel birikimi” ile kurmuş olduğu bu çiftlikler hazineye bağışlanmıştır ama (s.372), korkarım İnönü, benzer nitelikteki servetini bağışlamayı unutuvermiştir. Konu servetin bağışlanması ya da bağışlanmaması değil, “bütün halkı temsil ettiğini” söyleyen bir kişinin, maddi durumunun bu iddiayı yalanlar nitelikte olmasıdır. Ayrıca sanıyorum, ortada açık bir “siyasal etik” sorunu vardır. Örneğin, Hüsamettin Özkan “kişisel birikimini” hazineye bağışlamaya kalksa her şeyi unutuverecek miyiz?

*

Bölümü bitirmeden önce bir nokta daha ekleyeceğim; Cumhuriyet Devriminin ve doğal olarak sonrasındaki uygulamaların, sınıfsal-maddi temelini anlamak için, işi Tanzimat Fermanı’na kadar götürmeye gerek bile yoktur –yapılan saptamaların doğruluğu su götürmez olsa bile. Çünkü sadece Kurtuluş Savaşının sınıfsal tahlili dahi bize gerekli ipuçlarını verir. Şöyle ki; Kurtuluş Savaşı “halk” tarafından hiçbir şekilde desteklenmemiştir. Savaşın dayandığı tek sınıf “ayan-eşraf” sınıfıdır. Onların da tek derdi, mallarını korumak ve kendilerine saldıran Ermeni ve Rum’ların mallarına el koymaktır. Savaşı yürüten sınıfın, savaş sonrası dengelere damgasını vurması kaçınılmazdır. Avcıoğlu, savaşın maddi temeli ve motivasyonu hakkında şunları anlatıyor; “Anadolu eşrafı da büyük devletlerin himayesine razıdır... Mesela İtalyan’ların el koyduğu bölgelerde eşrafın bir şikâyeti görülmemiştir.”(s.286), “Nitekim İtalyan bölgesinde eşraf genellikle Milli Kurtuluş Savaşına karşı olumsuz bir tutum takınmıştır.”(s.287), “Buralarda (Çukurova) düşmana karşı direnme, Fransızların yönetiminde Ermenilerin Türkleri kitle halinde yok etmesi ve servetlerine el koyması üzerine başlayacaktır.”(s.289-vba), “Yunanlıların başta eşraf, Ege Türk nüfusuna karşı giriştikleri ırz, mal ve can güvenliğini ortadan kaldıran zulumdür ki, eşrafın tutumunu değiştirmiş ve eşraftan kişilerin öncülüğünde Kuvayı Milliye Müfrezeleri kendiliğinden doğmuştur.”(s.290-291-vba). Avcıoğlu s.188’de köylünün 1910’lu yıllarda nasıl bir psikoloji içinde bulunduğunu şu şekilde anlatıyor: “Köylü askerlikten yılmıştır. Askere gitmemek için elinden geleni yapmakta, fırsatını bulunca kaçmaktadır.” Ermeni ve Rum katliamları, bir miktar hareketlenme yaratmış olsa dahi, asker kaçaklarına en ağır cezaları öngören kanunların çıkarılması, köylünün gönülsüzlüğünün bir kanıtı olsa gerektir. Özetle, “ulusal” Kurtuluş Savaşımızın temelinde, “ulusal” sözcüğünün muğlâklığıyla gizlenen böyle bir gerçek yatar.
Son olarak şunu da belirteyim ki, Halil Berktay ve Perinçek’in, Türk Devrimini “Anti-emperyalist Burjuva Devrimi” olarak gören düşüncelerine de katılmıyorum. “Bu türden devrimlerin var olup olmadığı” tartışması bir yana, böyle devrimler, kendi pazarına hakim olmak isteyen bir “sanayi burjuvazisi” gerektirir. Oysa, Türk Devriminin hakim sınıfları, doğası gereği “komprador” olan “büyük toprak sahipleri” ve “tüccarlardır”. Ortada sanayi burjuvazisi namına hiçbir şey yoktur.(Gülalp, 1994)

Kemalizmin Tarafsızlığı

Yukarıda anlatılan tipte –çelişkileri yok sayan- bir halkçılık anlayışı kabul edildiğinde, Kemalizmin, “sağdan ve soldan her görüşe karşı ortak tavır gösterdiğini” savunmak son derece tutarlı olacaktır. Nitekim s.410’da şunları söylüyorsunuz; “Çerkez Ethem, Enver Paşa, İttihatçılar ve ‘sosyalistler’ aynı tavrı görmüşlerdir”. İttihatçılık ve Kemalizm arasındaki büyük benzerliklere, yukarıda kısaca değinmiştik. Bu doğrultuda şunu açıkça belirtelim ki; Ethem ve Enver ve Kara Kemal ile Kara Vasıf gibi diğer İttihatçılar ile Atatürk arasında açık bir iktidar mücadelesi vardır. Bu kişilerle Atatürk arasındaki temel çelişki görüşlerde değil, iktidar sorunsalındadır. Bildiğim kadarıyla, 1938’e kadar, görüşlerinden dolayı içeri atılmış bir faşist ya da ırkçı yoktur. Dahası “faşistleri” ya da “İttihatçıları” görüşlerinden dolayı cezalandırmak üzere bir tek kanun maddesi dahi mevcut değil iken, Faşist İtalya’nın ceza kanundan alınma –üstelik ağırlaştırılmış, ünlü 141 ve 142, sadece komünistleri değil, toprak reformu isteyenleri bile ölüme kadar varan cezalarla tehdit etmektedir. (Şişmanov, s.134) Tabi Türkiye aydınlarının başına onyıllar boyunca bela olan bu maddelerin, “Atatürk’e rağmen ithal edildiği” ve “Atatürk’ün bir anlık boşluğundan faydalanan, bir kısım hainlerin bu haltı yediği” gibi komik iddialara papuç bırakmayacaksak, sola karşı açık bir saldırının varlığını kabul etmeliyiz.

Devletçilik ve 1923-1930 Dönemi

S.412’de Atatürk’ten şu alıntıyı yapıyorsunuz; “...Devletçiliğin bizce anlamı şudur; kişilerin özel teşebbüslerini ve kişisel faaliyetlerini esas tutmak; fakat büyük bir ulusun ve geniş bir ülkenin bütün ihtiyaçlarını ve (bu uğurda) pek bir şey yapılmadığını göz önünde tutarak ülke ekonomisin devletin eline almak.”(vba) Kanımca, bu yazıyı kim okursa okusun, şöyle bir sonuç çıkartır; “ihtiyaçların giderilmesi konusunda bir şey yapılamadığı için yani bir zorunluluk olarak, fakat her halükarda “özel girişimi” esas tutarak, ekonomiyi devletin eline almak”. Ne var ki, siz benim yorumuma katılmıyor –Atatürk’ün söyledikleriyle çelişmek pahasına, şu saptamayı yapıyorsunuz; “Devletçilik, ...  koşulların gerekli kıldığı bir zorunluluk değildir, idolojik bir tercihtir... Kemalizmin sosyal devlet anlayışı ve ulus-devlet hedefleri, devletçiliği zorunlu kılan esas nedenlerdir. Tekel egemenliğinin yerleştiği 20.yy’da kapitalizm, mali ve sınai gücün belirleyici olduğu ekonomik bir sistem oluşturur. Doğası gereği, yerli yabancı ayırımı yapmadan, sermayenin tümüne eşit koşullar sağlanmasını ister. Böyle bir ortamda da ‘ulusal ekonominin’ yaratılması ve korunması gibi bir politika yürütülemez. Bu nedenle Kemalizmde devletçilik,ideolojisini tamamlayan temel ve ilkesel bir kavramdır.”( s.413-vba)
Dikkatli bir şekilde okunduğunda bu yaklaşım şu önermeleri kapsar; a)-Az gelişmiş bir ülkenin tekelci kapitalizm çağında, kalkınmak, ulusal bir ekonomi yaratmak, bu ekonomiyi korumak ve sosyal devlet ilkesini hayata geçirmek için “kapitalizm dışı” bir yola başvurması gerekir. b)-Devletçilik “kapitalizm dışı” bir yoldur. “a”da “az gelişmiş” eklemesini kasıtlı olarak yaptım; çünkü bu terimi çıkardığımızda yaptığınız saptamanın hiçbir anlamı kalmıyor. Böyle bir yaklaşım, bizi zorunlu olarak, tekelci faşist Almanya, ya da tekelci Amerikan kapitalizmlerinin ya “yerli-yabancı” ayrımı, dolayısı ile “korumacılık” yapmadığına ve bu yüzden “ulusal” olmadığına ya da buralarda kapitalizmin var olmadığına; dahası, “sosyal devlet” ilkesinin, gelişmiş kapitalist ülkeler dahil, hiç bir yerde var olmadığına ya da bu ülkelerin “kapitalist” olmadığına götürür ki; bunların hiçbirisi doğru değildir. Bu açıdan önermeleri “az gelişmiş” ülkeler özelinde incelemek daha sağlıklı olacaktır.
İki önerme birlikte şunu anlatıyor; “20.yy’da, az gelişmiş bir ülke kalkınmak, ulusal bir ekonomi yaratmak, bunu korumak ve “sosyal-devlet” ilkesine bağlı kalmak için devletçiliğe başvurmalıdır.” Bu, kısmen doğru bir saptamadır, fakat ne yazık ki, esas soruya cevap vermemektedir. Cevaplamaya çalıştığımız soru şu; “Kemalizm, devletçiliğe zorunlu olarak mı başvurmuştur yoksa bu ideolojik bir tercih midir?” Sizin bu soruya verdiğiniz cevabın özeti aynen şudur; “Devletçilik, zorunluluk değil ideolojik bir tercihtir, çünkü tekelci kapitalizm çağında, ulusal bir ekonomi kapitalist yöntem ile yaratılamaz.” Diğer bir deyişle; “Devletçilik zorunluluk değil, ideolojik bir tercihtir, çünkü devletçiliğe başvurmak zorunluluktur!” Korkarım bu tür çıkarımlar literatürde “totoloji” olarak adlandırılıyor. Zaten s.409’da aynen şunları söylüyorsunuz; “Bu koşullarda, sanayileşme girişiminin devlet öncülüğünde yürütülmesi kaçınılmaz bir sonuçtur.”
Şimdi ikinci önerme ile ilgilenmek istiyorum. Bu sayede “devletçiliğin” hangi durumlarda ideolojik bir tercih olduğunu da açmaya çalışacağım. “b” önermesine göre; “Devletçilik kapitalizm dışı bir sistemdir.”
Devletçiliği tanımlamaya çalışırken, kanımca, işe iki ayrı tür “devletçiliğin” varlığına değinerek başlamamız gerekiyor. Bunlardan birincisi –SSCB’nin NEP dönemini örnek gösterebileceğimiz türden, kapitalist üretim biçimini ideolojik olarak mahkûm eden bir devletçiliktir. Buna göre, sosyalizme geçiş aşamasında, gerekli toplumsal dönüşümler bir anda gerçekleştirilemediğinden, sadece küçük kapitalist işletmeler varlığını sürdürebilecek, fakat toplumsal artığın büyük kısmını yaratan büyük işletmeler kamulaştırılacaktır. “Artığı yaratan sınıf” doğrudan iktidardadır veya bunun mekanizmaları aranmakta ve bu sayede artığı yaratan sınıfın, kendi yarattığı artığı istediği yöne kanalize edebilmesi amaçlanmaktadır. Burada –kapitalizmin ideolojik olarak mahkûm edildiği bir ortamda, kapitalist işletmelerin varlığı, bir “zorunluluk”, “devletçilik” ise sınıfsal çelişkilerin varlığı üzerine kurulu bir doktrine dayanan, ideolojik bir tercihtir. Bu türden bir devletçilik, şüphesiz, “kapitalizm dışı” bir sistem olarak nitelendirilmelidir.
İkinci tür devletçilik ise kapitalist üretim biçiminin, ideolojik olarak mahkum edilmediği bir ortamda oluşur ve iki ayrı amacı olduğu söylenebilir; a)-Kapitalist ilişkilerin ve bunu oluşturan sınıfların yeniden üretilmesini ve devamlılığını, b)-Bu ilişkilerin ortaya çıkması ve gelişmesi amacını taşır. “a” tipine en uygun ülkeler olarak İskandinav ülkelerini görürüz. Dahası, 1929 Bunalımının ve bunu takiben gelen 2.Dünya Savaşı’nın ardından, benzer “devletçi” uygulamalara en gelişmiş kapitalist ülkelerde de başvurulmuştur. Örneğin buhrandan sonra, “New Deal” uygulamaları, ya da “sınıflı üretim tarzı sonucu ortaya çıkan talep eksikliğini” aşmaya yönelik olan ve Keynesgil iktisat ile teorik temelini bulan “sosyal devlet” uygulamaları bu çerçevede değerlendirilmelidir. Kapitalist üretim biçimi ve onun sınıflarını yeniden üretmeye yönelik kamu harcamaları, gelişmiş kapitalist ülkelerde GSMH’nin yüzde 50’sine yaklaşmaktadır. Dolayısı ile bu tip devletçiliği “kapitalizm dışı” olarak görmek, bizi gelişmiş kapitalist ülkelerde “kapitalizmin” var olmadığı gibi saçma bir sonuca götürür. Bu tip devletçilik, “kapitalizm dışı” olmadığı gibi, kapitalizmin varlığını sürdürmesinin temel dayanağıdır. Bu türden bir devletçiliğin dozu arttırılabilir ya da azaltılabilir. 1945 sonrasında gördüğümüz yoğun devletçi uygulamalar, 1980 sonrası neo-liberalizm dalgası ile azaltılmaya başlamıştır.
“b” şıkkında anlatmaya çalıştığım devletçiliği, en özgün olarak Japon sınaileşmesinde buluruz. Kitabınızda anlattığınız gibi; Karma ekonomiyi başarılı bir biçimde işleten, kalkınmada devletin öncülüğünün belirleyici olduğu, korumacılık ile beslenen, devletin özel girişime “bütün olanaklarını” sunduğu; fakat uygulanacak ekonomik politikalarda ağırlıklı olarak söz sahibi olmayı bırakmadığı bir sermaye birikim sürecidir bu.(s.126-128) İsterseniz önce şu “devletin bütün olanaklarının” nereden geldiğine bir göz atalım –siz atlamışsınız. Japon tarihçi Yamada’dan aktaran Avcıoğlu şöyle diyor; “19.yy’ın ilk yarısında, yani feodal sömürünün şiddetlendiği bir dönemde, direkt üreticinin elinde tarım üretiminin yüzde 39’u kalmaktaydı. Meiji Hükümeti’nin tarım reformundan sonra bu oran yüzde 32’ye düşmüştür.”(s.87-vba) Devam ediyor; “Demek ki Japonya’nın kapitalist gelişmesinin temelinde gerçek üretici köylünün, prekapitalist dönemdekinden de ağır biçimde sömürülmesi olayı yatmaktadır.”(vba) Ayrıca Avcıoğlu s.98’de, Japon Sanayileşme hareketinin, köylüden sağladığı bu kaynağı müteşebbis yaratmak amacıyla doğrudan, prekapitalist düzenin hakim sınıflarına aktardığını, fakat bu sermayenin, merkantil faaliyetlerden sanayiye bir türlü yönelmediğini belirtiyor ve ekliyor; “Demek ki devlet eliyle zengin edilen ticaret burjuvazisi, Japonya’da sinai kapitalizme geçişi kendi başına tamamlayamayacaktı... Devletin açık ve enerjik desteği zorunluydu.(vba) Devletçe kurulan fabrikaların, 1880’den sonra “halka” devri konusunda bakın neler anlatıyor; “Görüldüğü gibi (tablodan) girişimler karlı hale gelince, maliyetlerinden çok ucuz fiyata devredilmiştir. Ayrıca çok uzun ödeme süreleri tanınmıştır. Kısaca, devir işi, devletin kapitalistlere bir hediyesidir.” Sayfa 128’de belirttiklerinize katılmamak mümkün değil; “bütün bunlar Türkiye ile büyük benzerlikler gösterir.” Bence Türkiye ile Japonya arasında çok temel bir fark var. Bu konuya sonra döneceğim. Şimdilik başlangıçtaki soruya geri dönmek istiyorum; “b” tipi devletçilik “kapitalizm dışı” olarak nitelendirilebilir mi?
Böyle bir sistemde hakim üretim biçimine kapitalist diyemeyiz. Fakat bu tip bir devletçilik “kapitalizm dışı” da olamaz, çünkü bu terim, “kapitalizmden sadece üretim biçimi itibarıyla değil ideolojik olarak” da ayrılan bir sistemi ima eder. Hâlbuki Japonya’da “devletçilik” ideolojik bir seçimin değil, yapısal eksikliklerin bir ürünüdür. Amaç, mevcut sınıf yapısının üzerine kapitalist ilişkiler inşa etmektir. Bu sayede, mevcut sınıfsal hiyerarşi, kendini yenileyerek var edecek, “ulusçu Japon devletçiliği”, kapitalist-emperyalist bir sisteme dönüşecektir. Bahsettiğimiz devletçilik, “kapitalizm dışı” değil, “kapitalizm öncesi”, geçici ve zorunlu bir devletçiliktir.

İktisadi Sistem

Gelelim 1923 sonrasında Türkiye’de nasıl bir iktisadi sistemin var olduğu konusuna. Size göre devletçilik, “1923 sonrası hemen uygulamaya konulmuş fakat 1929 buhranından sonra yoğunlaştırılmıştır.”(s.418) İtiraf etmeliyim ki böyle bir yaklaşıma ilk defa rastladım. Örneğin Avcıoğlu bile –ki kendisi de Kadrocu teze yakındır, 30’lu yıllara kadar geçen dönemi “devlet eliyle kapitalist yaratma süreci” olarak nitelendirir. Ben bu noktada ne size ne de Avcıoğlu’na katılmayarak, bu dönemi “liberal” olarak adlandıracağım.
Dönemin neden “liberal” olduğunu, –ki diğer iki tanım da bir “sınaileşme amacı taşındığını” varsayar- açmak istiyorum; Gülalp (1987), Kurmuş’tan8 aktararak şunları söylüyor; “1920-1930 yılları arasında kurulan14 hükümetin programlarında sanayi ve sanayileşme süreci ile ilgili tek bir kelime bulmak mümkün değildir. Dolayısı ile sanayinin korunmasına yönelik bir gümrük politikasından da söz edilmemektedir.” (s.22, dipnot-vba) Liberalizmi üç belirleyeni olan bir iktisat politikasına indirgersek, dönemin tam anlamıyla liberal olduğunu söyleyebiliriz. Bu üç bileşeni, “dış ticarette serbesti”, “kambiyo rejiminde serbesti”, ve “ağırlığın özel sektöre verilmesi” olarak tanımladığımızda, dönemin “liberal” olmadığını söylemek için hiçbir neden kalmaz. “Dış Ticarette Serbesti” konusunda Lozan’ın getirdiği kısıtlamalar sık başvurulan bir mazeret olsa da gerçek nedeni burada aramak yanlış olacaktır. Çünkü, Lozan’ın getirdiği kısıtlamaları aşmaya yönelik alternatif önlemlere başvurulabileceği halde böyle bir girişimde bulunulmamıştır. (Gülalp, 1987, s.22)
Gülalp bunların neler olabileceğini belirtmiyor. Bana göre, bu önlemlerden birisi; lüks tüketim mallarını büyük şehirlere uzak gümrük kapılarından sokmak olabilirdi. Böyle bir sistem o günün ulaşım koşulları göz önüne alındığında, maliyete yapacağı büyük eklemeden dolayı kesin çözüm verebilirdi. Lozan anlaşmasında böyle bir uygulamayı engelleyebilecek bir hüküm bulunmuyor –en azından ben bulamadım. Böyle bir önlemin akıl edilmesi ise fazla zor görünmüyor, nitekim 2000 yılında Ecevit Hükümeti bile böyle bir uygulamayı gündeme getirmişti. Bir diğer yöntem, arttırılamayan gümrük vergilerinin yerine lüks tüketim vergileri koymak olabilirdi.
Kambiyo rejiminde serbestinin maliyetini Avcıoğlu’ndan dinleyelim. “Bir kambiyo kontrolünün yokluğundan, Türk Parası, borsada bir spekülasyon konusu olmaktadır. Türkiye’de İngiliz Lirasına çevrilen servetler, dışarıya akmaktadır. Sıkı bir kambiyo kontrolü ve bir Merkez Bankası, ancak 1930 yılından sonra kurulabilecektir.”(s.369-vba) Avcıoğlu, Lozan’a bağladığı dış ticaret rejimi hakkında da şunları söylüyor; “Bu yüzden sanayiin ciddi bir himayesi sağlanamadığı gibi, çoğu büyük şehirlerdeki varlıklıların tüketimine giden aşırı ithalat, ödeme dengesinde büyük açıklar yaratmaktadır. Cumhuriyet Türkiyesi, uzun yıllar döviz kaynaklarının önemli bir kısmını, Avrupa sanayinin tüketim mallarına yatıracaktır. 1927 yılında tüketim malları, ithalatın yüzde 70’ine ulaşmaktadır.”(s.369-vba) Böylece, üç bileşene indirgediğim liberalizmin iki belirleyenini, 1923-1930 arası döneme uygunluğu açısından ele almış oldum.

Devletçi sanayileşme

Üçüncü bileşeni, yani “özel sektöre ağırlık verilmesi” meselesini, Avcıoğlu’nun aktardığı onlarca diğer olayı bir kenara bırakarak, sadece, sizin “devletçi sanayileşme” programına örnek olarak gösterdiğiniz icraatlar (s.417) çerçevesinde değerlendireceğim. Bunlardan ilk ikisinin, “devletçilikle” hiç alakası olmadığı şüphe götürmez ya “sınaileşme” konusunda genel politikaya istisna oluşturdukları söylenebilir. Bu iki istisna, 1925 Sanayii ve Maadin Bankası’nın kurulması ve 1927 Sanayi Teşvik Kanunudur. “Devletçi Sanayileşme” adına, Sanayi ve Maadin Bankası’nın neler yaptığını şöyle anlatıyor Avcıoğlu; “1925’te kurulan banka, Osmanlı Devletinden miras kalan devlet teşebbüslerini, özel şirketlere devredinceye kadar yönetmekle görevlidir. Banka tamamı kendine ait sınai teşebbüs kuramayacak, fakat özel teşebbüslerle iştirake gidebilecektir.”(s.379-vba) Avcıoğlu (s.380) bankanın özel kişilerle –zoraki ortaklık- politikasının kötü sonuçlarına örnekler verdikten sonra (s.381) şu saptamayı yapıyor; “...kısaca bankanın iştiraklerine parça parça vermek zorunda kaldığı 4 milyon 270 bin lira para, geniş ölçüde israf olmuştur.”(vba)
Sizin (s.417), “bilinçli bir tercih” ve “olumlu bir durum” olarak yansıttığınız, “fabrikaların 1933’te Sümerbank’a devredilmesi”yle ilgili de örnek veriyor Avcıoğlu; “İmal ettiği iplikleri halıcılara satamayan fabrika (Kayseri Bünyan), Pazar ve işletme sermayesi sıkıntısına düşmüştür. İşletme sermayesi sıkıntısı üzerine, 1927’de 175 binlik sermaye 350 bin liraya çıkartılmış, ama yine hisse senetlerinin pek azı satılabilmiştir. Nihayet fabrika, 1934 yılında Sümerbank tarafından satın alınmıştır.”(s.380) Sınaileşme kaygısının yoğun olmadığı bu dönemde, ikinci istisnayı Sanayi Teşvik Kanunu oluşturur. 1909 ve 1913 tarihlerinde çıkartılan iki yasanın devamı niteliğinde olan bu yasanın en dikkat çekici yönü “sanayi” diye “elsanatlarını dahi” teşvik etmesi ve 1930’lara kadar hiçbir sonuç vermemiş olmasıdır.(Gülalp, 1987, s.22-23) Kaldı ki yasanın devletçilikle zaten bir alakası yoktur ve kanun –doğası gereği- özel teşebbüsü teşvik eder.
Özetle andığımız iki icraat, liberalizmin 3.ayağı olarak tanımladığımız, “özel teşebbüse öncelik verilmesi”ni örnekler niteliktedir. Son olarak, size göre dönemin “devletçi sınaileşme atılımlarının bir parçası” olan İş Bankası hakkında Avcıoğlu şöyle diyor; “Hayri İpar ile işbirliği içinde halindeki nüfuzluİş Bankası grubu, şeker ticaretini ele geçirdikten sonra, Atatürk Bulvarı üzerinde, bugünkü meclisin karşısında içinde iki güzel sekreter bulunan bir büro tutmuş, şeker ithalinden sağlanan büyük karları paylaşmışlardır. İthal işi dahi, şeker fabrikaları tarafından yürütülmüş... Üretiminikısan şeker fabrikaları ise zarar etmiş(tiry.n.)...”(s.385-386, vba), “İş Bankası’nın giriştiği cam sanayiinde de durum farklı olmamıştır.”(s.386) İnsanın aklına dört soru geliyor: Bu ne tür bir devletçiliktir? Bu ne tür bir sınaileşmeciliktir? İş Bankası grubunun nüfuzu, acaba Atatürk’ten mi kaynaklanmaktadır? Size göre Atatürk Devrimlerinin yılmaz savunucuları arasında bulunan Kılıç Ali bu gruba dahil midir?
Özetle, üç bileşenle tanımladığım liberalizm, bu dönemin iktisat politikalarını nitelendirmek için kullanılabilecek en uygun terimdir. Kanımca bunda şaşırılacak hiçbir şey yoktur; çünkü dönemin hakim sınıfları, “tüccarlar” ve “eşraf”, doğası gereği “kompradordur”. Bu doğrultuda, 1929 buhranına kadar, değil “devletçi sinaileşme”,  “sınaileşmek” adına bile fazlaca birşey yapılmamıştır. Japonya ile Türkiye arasındaki temel fark bu noktada aranmalıdır. Japon sınaileşmesi, planlı-sistematik bir süreç dahilinde yürütülmüşken, Türk sınaileşmesi içsel ve dışsal etkilerin uyarısı ile gerçekleşmiştir. Bu etkilerin ilki ve en önemlisi 1929 Bunalımıdır.

1929 Bunalımı, Devletçilik ve Sonrası

Bu bölümde sıralayacağım düşünceler Gülalp’in (1987) ifade edilen görüşlerin kaba bir özetidir. Latin Amerika ile kıyaslayarak anlatacağım süreç 1929 Bunalımı ile başlıyor. Birincisi, bunalım, Türkiye’nin geleneksel ihraç ürünlerine duyulan talebin daralmasına yol açmış, dolayısı ile tarım ürünlerinin fiyatları, ülke içinde ve dışında önemli ölçüde düşmüştür. Bu açıdan, 1929 buhranı içeriye “ihracata dönük egemen sınıfların bunalımı” şeklinde yansımıştır. İkinci olarak, un, şeker ve dokuma gibi en temel tüketim maddelerini bile ithal eden Türkiye, bunalımın etkisiyle toplumun tümünün kendisini yeniden üretmesini tehdit eder boyutta bir tehlikeyle karşılaşmıştır. İhracat 1929’da 155,2 milyon TL’den 1933’te 96,2 milyon TL’ye; aynı dönemde ithalat 256,3 milyon TL’den 74,7 milyon TL’ye düşmüştür. Dikkat edilirse ithalattaki daralma çok daha dikkat çekicidir ve bu nedenle, bir yerli sanayi kurulması hem bir “zorunluluk” hem de çok “karlı” bir iştir.
Bu noktada hem Latin Amerika hem de Türkiye’de bir “ithal ikameci” sınaileşme atılımı başlar. Fakat 1930’lara kadar tarım ürünleri ihraç edip bitmiş mamuller ithal eden Türkiye ve Latin Amerika arasında temel bir farklılık vardır. Latin Amerika, 1.Dünya Savaşı boyunca hiç ihracat sıkıntısı çekmemiş, buna karşın ithal edecek bitmiş mamul bulmakta zorlanmış ve uluslararası işbölümünde ortaya çıkan bu aksaklık nedeniyle -küçük boyutlu da olsa, bir sanayileşme süreci yaşamıştır. Bu süreç, savaş sonrasında toplumsal yaşama hakim olabilecek kadar güçlü olmasa da, bir “sanayi burjuvazisi” yaratmıştır. Savaş bittiğinde Latin Amerika’da, geleneksel sınıfların ağır basan çıkarları doğrultusunda sanayileşme süreci durmuştur. Fakat yukarıda, Türkiye özelinde bahsettiğimiz, Büyük Bunalım ile ortaya çıkan nedenlerden dolayı, “ithal ikameci” birikim süreci kaçınılmaz hale gelmiştir. Bu doğrultuda,1930’lu yıllarda, L.Amerika ile Türkiye arasındaki temel fark, Latin Amerika’da ithal ikameci sınaileşmeyi sırtlayabilecek bir “sanayi burjuvazisi” varken, savaşı var olan sanayisini de yitirerek noktalayan Türkiye’de –desteklenip büyütülebilecek- böyle bir sınıfın var olmamasıdır. Bu temel fark, Latin Amerika’ya özel girişime dayalı bir sınaileşme programını “başarı” ile uygulama şansı verirken, Türkiye’yi “zorunlu devletçiliğe” sürüklemiştir.

*

Türkiye’de devletçilik dönemi, özel girişimin desteklendiği ve büyütülmeye çalışıldığı bir süreçtir. Devlet teşebbüsleri, özel kesimin bulunduğu alanlara hiç girmemiş, dahası “sınaileşme programı”, “geleneksel hakim sınıfların çıkarlarının korunması” esasına dayandırılmıştır. Bu bağlamda, yukarıda (s.8) aktardığım buğday ve pamuk ürünlerinin ticaret hadleri arasındaki çelişki hatırlanmaya değer bir nokta sanıyorum. Devletin “teşvik” ve “desteğine”, dış rekabetten korunan iç pazarın sunduğu cazip olanaklara rağmen, güçlü bir “sınai burjuvasi” gelişemeyecektir. Yaratılan koşulların cazipliğine bir örnek olarak, 1935 yılında, 20 liraya satılabilecek çimentonun, 30 Liraya satılmasını, –ki en büyük müşteri, yüzde 70 ile devlettir- anabiliriz. (Avcıoğlu, s.394-395) Dolayısı ile devletçilik yılları, geleneksel sınıfsal dokunun “büyük oranda” kendisini koruduğu ve hakimiyetin, ihracata yönelik sınıfların elinde kaldığı bir dönem olmuştur. Latin Amerika’da ise, 1945 yılına kadar süren dünya buhranı, “sanayi burjuvazisi”ni kelimenin tam anlamıyla ihya etmiş ve bu sınıf 1945’lere gelindiğinde en büyük ekonomik ve siyasal güç haline gelmiştir. Bu koşullarda, 1945’i takiben, Latin Amerika ülkeleri “ithal ikameciliğe” devam etmiş, Türkiye ise geleneksel ihracata dayalı sömürge ekonomisine dönmüştür. Sizin de milat aldığınız, 1945 yılı, -savaşın yarattığı karaborsa ortamında iyice semiren tüccarlar ve toprak sahipleri açısından- devletin ekonomiye müdahalesini gerektiren nedenleri ortadan kaldırmıştır.

*

Kore savaşıyla başlayıp, 1954 yılına kadar süren dönem, “tüccar-eşraf ortaklığının” altın yıllarıdır. Savaş dolayısı ile genişleyen tarım ürünleri ihracatı, lüks tüketim ürünleri ithalatını finanse edecek dövizi sağlamış ve böylece Menderes’li yılların ilk dönemi “refah” içerisinde geçilmiştir. 1955 yılından başlatabileceğimiz ikinci Menderes dönemi tam bir hüsrandır. Kore Savaşı’nın sona ermesi ve savaş stoklarının kullanıma açılması, dünya pazarında, tarım ürünleri talebinin son derece daralmasına sebep olmuştur. Daralan ihracat, ithal edilen tüketim mallarının finanse edilememesine yol açınca, ortaya sürdürülemez nitelikte bir “ödemeler dengesi” sorunu çıkmıştır. İşte tam burda, tarih ilginç oyunlarından birini oynar ve “hain”, “liberal” Menderes nasıl olursa olur, “kalkınmacı” Atatürk’ün 1930’lu yıllardaki icraatlarına çok benzer uygulamalar yapmaya başlar. Gümrük duvarları yükseltilir, korumacılık başlar, kamu harcamalarına hız verilir, tüketim malları ithalatı daraltılır ve Türkiye tarihinde ikinci kez “ithal ikameci sınaileşme” sürecine girer. Fakat 1930’lu yıllarla, 1955’te başlayıp 1980’de sona eren süreç arasında temel bir farklılık vardır. Dış ticaretin durmasıyla birikimi aksayan ticaret burjuvazisi “işin mal alıp satmakla” sürdürülemeyeceğine aklı yatınca, biriktirdiği muazzam sermayeyi “sanayi yatırımlarına” kaydırmaya başlar. Böylece, dış rekabetten korunan iç pazar, gerek yerli ticaret burjuvasinin, gerekse –1930’lu yıların aksine- genişleme sürecinde bulunan metropol sermayesinin, karlı sınai yatırımları yapacağı bir alan oluşturur. Bu sefer “ithal ikameci” süreç, özel kesimler öncülüğünde yürütülebilecek ve devlet, ikincil bir rol oynayacaktır.
1955’te başlayan süreç ile ilgili olarak iki nokta daha önem taşıyor. Birincisi, “ithal ikameci” sınaileşme, iç pazara yönelik üretim yaptığından mümkün olduğunca geniş bir iç talep ihtiyacı duyar. Bu açıdan, iç talebi genişletmek amacı taşıyan popülist uygulamalar –örneğin güçlü sendikaların varlığına göz yummak, yerli kapitalistlerin zararına olmadığı gibi sistemin sürdürülebilirliği açısından gereklidir. Olaya böyle bakınca, Türkiye’de 1960’ta başlayıp 1980’e kadar süren, Latin Amerika’da ise 60’ların sonu ve 70’lerin başına kadar devam eden “populist rejimlerin” varlığına pek şaşırmamak gerekir. İkincisi, ithal ikameci sanayileşme aşırı değerli para birimi ile desteklenmek zorundadır. Bu sayede –ihracatın baltalanması pahasına, sanayicinin ithal edeceği ara mamüller ile yatırım mallarını mümkün olduğunca ucuza mal etmesi amaçlanır. Tam da bu yüzden, ithal ikamecilik iç pazar ile kısıtlıdır ve daha da genişlemesi mümkün olmayan iç talep, giderek artan üretim kapasitesi karşısında yetersiz kalmaya başlayınca kriz baş gösterir. Krizi besleyen bir diğer faktör ise aynı sebeple ortaya çıkan döviz darboğazıdır. Bu nedenlerle, “ithal ikameci” sanayileşme sonsuza dek sürdürülemez, kriz aşılmalıdır.

*

Krizleri aşmanın tek yolu ekonomiyi ihracata yöneltmektir. Bu sayede, sanayici eğer yeterince “rekabetçi” ise, kendi ithalatı için gerekli olan dövizi, kendisi elde edecek ve dış pazarın sınırsız talebinden yararlanacaktır. Fakat “rekabet gücünü” arttırmak için bilinen tek yöntem iş-gücü ve hammadde fiyatlarını mümkün olduğunca baskılamaktır ki, iktidarda bulunan populist hükümetlerin böylesine “etkili” önlemleri alması hiç kolay değildir. Bu yüzden generaller göreve çağrılır ve “otoriter” rejimler başlar. Latin Amerika’da oldukça ağırlaşan kriz, halkı, “generallerin gazabı” ile erken tanıştırırken, Türkiye’de, gurbetçi dövizleri sayesinde, sistem sürdürülebilir niteliğini hala korumaktadır. Bu anlamda, 1971 darbesi “zamansız” bir darbedir. 70’lerin sonunda, kriz iyice ağırlaştığında, Kenan Paşa göreve çağrılır ve ünlü 24 Ocak kararlarıyla Türkiye yönünü “ihracata” çevirir.
Darbelerde, burada anılmayan çeşitli siyasal, toplumsal faktörler ve tabii ki emperyalizm rol oynamış olsa dahi, ana nedeni “birikim sürecinin iç dinamiklerinde” aramak gerekir. Ne diyordu Mahir Çayan; “Emperyalizm içsel bir olgudur!”

Kemalizmin Anti-emperyalistliği

“Size göre anti-emperyalizmin ne olduğunu”, kitabınızda açıkça belirtmediğiniz için, Kemalizm hakkında anlattıklarınızdan hareketle -sizin adınıza, “anti-emperyalizmin” bileşenlerini tanımlamak istiyorum. Hata yaparsam mazur görünüz lütfen. Buna göre; a)-Anti-emperyalist bir uluslararası dayanışmanın temeli, emperyalizmi kendi ülkenizde yenmektir.(s.410) b)-Anti-emperyalist bir sistem sanayileşmeci olmalıdır. c)-Tekelci eğilimi olmayan, ulusal nitelikte özel girişimcilik desteklenmeli; fakat sınaileşme asıl olarak devlet tarafından yürütülmelidir.(s.411-412) d)-Yüksek bir anti-emperyalist bilince sahip olunmalıdır.
Bu tanımın eksik ya da yanlış olduğu öne sürülebilir. Fakat tanımın doğruluğunu veri alsak dahi Kemalizm anti-emperyalist değildir.
“A” şıkkı hakkında ekleyecek bir şeyim yok onun için “b” ve ”c”den başlayacağım. Öncelikle, yukarıda etraflıca ele aldığım üzere, 1930 sonrası Türkiye’nin “sanayileşmeciliği” de “devletçiliği” de ideolojik bir tercihe değil koşulların zorlamasına dayanır. Koşullar ortadan kalktığında “devletçilik” de “sanayileşmecilik” de bir kenara bırakılmıştır. Kaldı ki, sizin de belirttiğiniz üzere, sınaileşmeye önem vermek, antiemperyalist bir yaklaşımın varlığına, tek başına kanıt kabul edilemez. Sınaileşmecilik, “tek başına”, bir sistemi “ulusal” yapabilir ama “anti-emperyalist” yapamaz. Aksi takdirde bütün “emperyalist” devletlerin aslında emperyalist olmadığına hükmetmemiz gerekirdi.
Anti-emperyalizmin varlığından bahsedebilmek için, sınaileşmeceliğin, “anti-tekelcilik” ile birleştirilmesi gerekir. Fakat Kemalizmin anti-tekelciliği 414. sayfada aktardığınız sözlerle sınırlıdır. Tekelcilik, “ulusal bağlamda”, “ulusal çıkarlar” gözönüne alınarak eleştirilmekte ve “ulusal çıkarlar” söz konusu olduğunda, devletçiliğin tercih edileceğinden bahsedilmektedir. Ne var ki, ne bu sözlerde ne de başka bir yerde, tekelciliği uluslararası bir bakış açısıyla ele alıp, finans-kapital ile emperyalizm arasında doğrudan bağlantı kuran ve tekelciliği bu açıdan mahkum eden tek bir söz yoktur.
“Stanley Fisher dahil” bütün liberal iktisatçılar, tekelleri, toplumsal faydanın maksimize edilememesi açısından eleştirir. Anti-emperyalizmin kıstası ulusal fayda değil, uluslararası fayda olsa gerektir. Kaldı ki tekelciliği ulusal bakış açısıyla ele alan Atatürk’ün sözleri, her zamanki gibi havada kalmaktadır. Atatürk’ün “parası” ve “nüfuzu” ile güçlendikçe güçlenen İş Bankası, bugün 15 milyar dolar civarındaki bilançosu ile Türkiye’nin en büyük holdinglerinden biridir. Vehbi Koç ise 1917 yılında bakkallıkla başladığı serüvenini, Atatürk döneminde inşaat malzemesi işi ve yabancı firmaların temsilciliği ile sürdürmüş ve o dönemde hatırı sayılır servetler elde etmiştir. Yurt içinde olduğu kadar yurt dışında da karlı yatırımlar peşinde koşan bu iki holding ne kadar antiemperyalist ise Atatürk de o kadar anti-emperyalisttir!
Korkarım siz, İş Bankası ve Koç Holding tecrübelerinden Atatürk’ü sorumlu tutmayacaksınız. Her zamanki gibi, idealist kategoriler kullandığınızdan “tekelci eğilimleri olmayan girişimcilerden”, ya da “ulusal girişimcilerden” rahatlıkla bahsedebiliyorsunuz. Bu sayede, Atatürk’ün İş Bankası ve Koç’un tekelci eğilimlerini farkedememiş olduğunu söyleyebilmek ve Atatürk’ü aklamak olanağı doğuyor. Eğer “girişimci” sözcüğünün muğlâklığından kurtulur ve kapitalist sözcüğünü tercih edersek ve Marx’ın Kapital’de “kapitalist” sözcüğünü, “kişileşmiş sermaye” olarak tanımladığını hatırlarsak, bu tür kategoriler kullanmanın absürtlüğü daha iyi anlaşılacaktır. Sermayenin taşıdığı tek eğilim, üretim ve dolaşım aşamalarında kendi kendisini mümkün olduğunca büyütmektir. Büyüyebilmek için korumacı politikalara ihtiyaç duyduğunda “ulusal”, yeterince gelişip dışpazarlara açılmak istediğinde “küreselleşmeci” politikaları savunur. O ya da bu politikayı savunması, onun özünde bulunan bir nitelikle değil, gücüyle belirlenen stratejik hedefleriyle ilintilidir. Özetle, “tekelci eğilim taşımayan” sermayeden hiçbir koşulda bahsedilemeyeceği gibi, ulusal bir sermayeden ancak belirli koşullar altında bahsedilebilir. Örneğin 60’lı yılların “ulusal” sermayesi Koç Holding, bugün “küreselleşmeci” bir gruptur.
“d” şıkkı, yani Kemalizmin anti-emperyalist bilinci konusunda, sizi Atatürk’ün yüksek bir bilince sahip olduğuna inandıran çeşitli sözler alıntılıyorsunuz. Bunlar arasında, Lenin’e yazdığı mektupta vurguladığı üzere “batılı emperyalist ve kapitalist devletlere karşı olmak”, “ulusların kendi kaderini tayin hakkına saygı duymak”(s.98) ya da başka bir yerde söylediği “sömürülen ulusların uyanışını şimdiden görmek” en önemlileridir sanıyorum. Bu sözlerin, “hangi konjonktürde ve neden söylendiğine” dair tartışmaları bir kenara bırakıp, Avcıoğlu’nun Falih Rıfkı’dan alıntıladığı bir olayı aktarmak istiyorum. Avcıoğlu (s.372); “Atatürk, önce Osmanlı Bankası ile ortaklık kurarak bu bankayı az çok kontrol altına almak istemiştir. Osmanlı Bankası’nın olumsuz tutumu üzerinedir ki, bir milli banka kurmanın zorunluluğuna kanaat getirmiştir”, dedikten sonra Falih Rıfkı’dan alıntılıyor; “- Acaba sizdeki yüzbin liramızla bankanıza ortak olamaz mıyız?’ sualine, Türklerin, bu işlerle uğraşması yersiz olduğu gibi bir cevap verince, Mustafa Kemal, yüzbin lirayı hemen bankadan çeker, çuval içinde Kasaboğlu çarsısında bir dükkana koyar ve önüne bir de nöbetçi diker. Şimdi sermayeleri yüz milyonları aşan resmi ve hususi bankaların temeli budur.”
Sanırım, emperyalizmin, “yüz bin liralık truva atıyla içerden fethedilebileceği” yanılgısına düşme şerefine nail olmuş, dünyanın ilk ve tek “anti-emperyalist”, “3.dünyacı” devrimcisi Atatürk’tür. Üstüne üstlük, emperyalist şirketler bu numarayı yutmayıp, bir de kendisini azarlayınca, büyük bir hayal kırıklığına uğramış, öfkesinden, elinde çuvallarca para yollara düşmüştür. Kusura bakmazsanız, Atatürk antiemperyalist bilince sahip bir 3.dünya devrimcisi değil, olsa olsa “naif” bir milliyetçidir –bütün şaşaalı sözlerine rağmen...

Kürt Sorunu


Bu hassas konuyla ilgili çok uzun yazmayacağım. “Hassas” dedim, çünkü bütün Türkiye hep beraber ağır bir “cinnet krizi” geçiriyoruz. Sanırım, siz de bu “cinnet krizinden” fazlasıyla etkilenmişsiniz. O yüzden mümkün olduğunca kısa tutmaya çalışacağım.
TEZ:Kürtler önce İngiliz emperyalizminin uşağı olmuştu, şimdi de Amerikalı’lara uşaklık ediyorlar. Üstelik zırt-pırt ayaklanıp kendilerine bahşedilecek demokratik hakların da sürüncemede kalmasına neden oluyorlar. Özerklik düşünülemez, üniter devlet bölünemez; bunlar emperyalizmin böl-parçala-yönet politikalarıdır.
ANTİTEZ:Cumhuriyetin kuruluşundan bu yana Kürtlerin varlığı inkar edilmiştir, düzenli bir asimilasyon programı uygulanmaktadır, ayrılık ve bağımsızlık istiyoruz. Savaşacağız.

Özet: Bir Yumurta-Tavuk Hikayesi.

BİLANÇO: “Şehitler Ölmez!” nidalarına rağmen, her iki taraftan on binlerce ölü ve yaralı, üstelik de psikolojisi bozuk bir nesil! (Aman Deniz Som beni duymasın, yoksa Emin Çölaşan’la birlik olup, “ne emperyalizm ajanlığımı” bırakır ne de “kürtçülüğümü”! Nadire Mater’e yapılanları hatırlayınca biraz ürküyor da insan...)
NOT: Dikkat edilirse;“Türkler kart-kurt etti, Kürt ondan çıktı. Bunların dilinde bile meymenet yok, 16 ayrı lehçeleri var. Newroz yoktur, Orta Asya’dan beri kutlanmakta olan Nevruz vardır!” deyip, meclis bahçesinde lastik yakarak, lastiklerin üzerinden atlayanları muhatap bile almadım. Onlara Tanrı’dan “akıl ve fikir”, bu adamlarla aynı yurdu paylaşmak zorunda olan herkese “sabır” diliyorum!
YORUM: “Antitezcilere” söylenecek tek bir şey var; Savaş, tecrübelerle sabit olduğu üzere, hiçbir olumlu sonuç doğurmadığı gibi, halkların düşmanlığını körüklemektedir. Uluslararası dengeler üzerinde ip-canbazlığı yaparak ve uyuşturucu kaçırarak, bağımsız bir devlet değil, olsa olsa Türkiye’den beter bir “muz cumhuriyeti” yaratılabilir.
“Tezcilere” hatırlatılır; “...Türkiye’nin halkı söz konusu olurken onları (Kürtler-y.n.) da beraber ifade etmek gerekir. İfade olunmadıkları zaman bundan kendilerine sorun yaratmaları daima mümkündür.”(Atatürk’ten alıntı, kitabınızda s.427-vba) Yani Mustafa Kemal’in de farkında olduğu üzere, Kürtlerin sorun çıkarmalarının tek kaynağı “emperyalizm” değildir. Yoksayıldıkları anda sorun çıkarmaları muhtemeldir ve çıkarmışlardır da. Atatürk 1923 yılından sonra “Türkiye’nin halkı” tabirini asla kullanmamış –sizin, hakim unsurun ulusa adını vermesini son derece doğal bularak, meşrulaştırmaya çalıştığınız üzere- “Türk halkı” terimini kullanmıştır. Atatürk’ün Nutku’nda Şeyh Sait isyanını anlatan kısa bölümde bir tek sefer bile “Kürt” sözcüğü geçmez.9 Atatürk’ün bu “nesnel” yaklaşımı üzerine, hiçbir tarihçinin çıkıp da “nesnellik dışı” yorumlar yapması beklenemezdi elbette.
Kısaca, Atatürk ve Kemalistler “Kürtlerin bundan sorun çıkaracağını” bile bile adamları yok saymış, sonra da bütün suçu emperyalist ülkelerin üzerine atmıştır. Dahası, bir asimilasyon programının daha o tarihlerde var olduğunu, ispat etmek için derinlemesine analizler yapmaya pek gerek yok sanıyorum. Uğur Mumcu’nun, “Kürt Dosyası”nda anlatılan ve “Dersim sorununu çözmek” üzere ortaya atılan fikirleri bir incelemek yeter. Açıkça “asimilasyon” sözcüklerini kullanan, Diyarbakır 1.Umumi MüfettişiAbidin Özmen’in görüşleri, Atatürk tarafından “nesnel” bulunmuş olsa gerek ki, Özmen gibi bir adam, 1935 yılında bölgenin en üst yöneticiliğine atanabilsin!10 Sizin –kusuruma bakmazsanız, tam bir “misyoner jargonuyla” anlattığınız, “ilkel” Dersim’e “medeniyet” götürülmesi sürecinin bir de bu yüzü var galiba. Bu arada, “ilkel” Dersim’in “çağdaşlaştırılması” için, isminin Tunceli olarak değiştirilmesine neden ihtiyaç duyulmuştur, bir türlü anlayamadım!

*

Son olarak, şu “özerklik” meselesi ile ilgili bir iki söz söyleyip konuyu ve yazıyı noktalayacağım. (s.428) belirttiğiniz üzere, Kemalizm “ulusal birliğe” büyük önem verir ve “vatandaşlar” arasında hiçbir etnik ayrıcalığa izin vermez. (Şu “vatandaş” sözcüğü bile, bakış açılarımız arasındaki farklılığı fazlasıyla yansıtıyor, ben “yurttaş” sözcüğünü tercih ederdim.) Sizin yerinize devam edeyim; dahası Kemalizm, yukarıda anlatılan asimilasyon politikası çerçevesinde, yurttaşların, mümkün olduğunca “tek tip” ve “damarlarında asil kan taşıyan Türk”lerden oluşmasını tercih eder. Hal böyle olunca özerkliğin düşünülmesi bile mümkün değildir. Tam da bu yüzden, Ahmet Emin Yalman’a söylenmiş olan, “Türkler ile Kürtlerin “çok kaynaşmış” olmasından dolayı özerklik verilemeyeceğini” anlatan sözler, tam bir “laf-ı güzaftır”.
SONNOT:Bir yanlış anlaşılmanın önüne geçmek için, eklemeliyim ki, yukarıda özetlemeye çalıştığım resmi politikanın yürütücüleri ve savunucuları kadar, ayrılık safsatası ile on binlerce masum insanın ölümüne neden olan, üstelik de yakalanınca süt dökmüş kediye dönen adam ve şürekasına da “antipatim” var. Bence, kan dökülmeden yürütülecek bir toplumsal muhalefet hareketi, böylesine bir düşmanlık ortamı yaratmaz, Türk tarafından da geniş destek bulabilirdi. Bir tartışma ortamı yaratılıp, karşılıklı diyaloga dayanan bir çözüm üretilebilirdi. Bu çözümün ne olacağını ben bilemem. “Özerklik” dahil, herhangi bir yaklaşıma “mutlak” destek vermiyorum, çünkü böylesine önemli bir konuda atıp tutacak kadar yetkin görmüyorum kendimi. Fakat size söyleyecek son bir sözüm var; APO’nun ABD tarafından Türkiye’ye teslim edildiği gerçeğine dahi gözlerinizi kapatarak, olayı basit bir “Amerikan oyununa” indirgemeye devam edip, üstelik de yukarıda anlattığım gerçekleri inkar etmekte ısrar ederseniz –ilerde tekrar alevlenebilecek bir savaştan siz de sorumlu olursunuz. En azından benim gözümde; sizin için bunun hiçbir önemi olmasa bile.
SONSÖZ: Katı olan her şey buharlaşıyor.
Değerli vaktinizi ayırdığınız için teşekkür ediyor, sevgiler saygılar sunuyorum. Umarım tarzımı mazur göreceksiniz.

DİPNOTLAR

1       Aydemir, Ş. S. (1976), İkinci Adam, Remzi Kitabevi, Cilt 1, (sf.52-55, 190, 200), aktaran, Haldun Gülalp (1987), Gelişme Stratejileri ve Gelişme İdeolojileri, Yurt Yayınları, (sf.90-92)
2            Şişmanov, D. (1990), Türkiye İşçi ve Sosyalist Hareketi, Belge Yayınları, (sf.136)
3            Gülalp, H. (1994), “Capitalism and the Modern State”, Journal of Historical Sociology, vol. 7, no. 2, (sf.155-176)
4            Avcıoğlu, D. (1982), Türkiye’nin Düzeni, Tekin Yayınevi, Cilt 1
5            Zürcher, E. J. (1995), Milli Mücadelede İttihatçılık, Bağlam Yay., (sf.133-137, 164-165)
6            Özakman, T. (1997), Vahidettin, M. Kemal ve Milli Mücadele, Bilgi Yayınevi, (sf. 254)
7            Gülalp, O. (1987), Gelişme Stratejileri ve Gelişme İdeolojileri, Yurt Yayınları, (sf.27)
8        Kurmuş, O. (1976) , “Cunhuriyetin İlk Yıllarında Sanayiin Korunması Sorunu ve Ticaret Sermayesinin Tavrı”, Makine Mühendisleri Odası Sanayi Kongresi Tebliği, (sf. 14-15)
9        Atatürk, M.K. (1994), Söylev, Çağdaş Yayınları, (sf.406)
10    Mumcu, U. (1993), Kürt Dosyası, Tekin Yayınevi, (sf.145-149)





1 yorum:

  1. arkadaş markist entel ve dantel yoldan gerici bir Atatürk düşmanlığı yapmış.sabırla sonuna kadar okudum, metin ağabey yazdıklarının hiçbirisini dikkate almamanız dileğiyle saygılarımla .

    YanıtlaSil