16 Haziran 2017 Cuma

SOSYALİST BİR GENÇLE TARTIŞMA -2 (YANIT)



Sevgili Evren,                                                                                                                   Nesnellik dışımızda ve bizden bağımsız olarak var olandır. Doğaötesinin (metafiziğin) tam karşıtı olarak, düşünen özneden bağımsız olarak var olmayı anlatır; bilinçten bağımsızdır. Davranış olarak, hepimizin hergün yaptığı ya da daha çok yapamadığı bir tutumdur... Fransız yazar Paul Gentizon, Türk Devrimi’ni tarihin gördüğü en hızlı ve köklü toplumsal dönüşüm hareketi olarak görür; Fransız ve Rus Devrimleri’nden daha ilerde bulur. Nesnel olmayan bir toplumsal eylem, böyle bir dönüşümü yaşama geçiremez. Yapılan ve başarılan işler, nesnelliğin doğrudan kanıtıdır... Mustafa Kemal, Türk halkının tüm kesimlerini biraraya getirmeyi başarmış, yalnızca Kurtuluş Savaşı’na karşı çıkanlar, verilen savaşıma zarar verecek olanlar yani işbirlikçiler ve vatana ihanet edenlere karşı tavır almıştır... Giriştiği iş oyun değil silahlı savaşımdı; gücün belirleyici olduğu bir eylemdi. Ulusal birliği sağlamak ve savaşımı başarmak için, gücü tek bir merkezde toplamak zorundaydı. Bu zorunluluğu, sıkıdüzene (disipline) bağlı askeri karargâhla değil, demokratik içerikli meclisle aştı... 1919-1938 arası; Devrim’e ve ulusal birliğe zarar veren unsurlar için baskının, halk için demokrasinin geçerli olduğu bir dönemdir... İlk Sosyalist Partiyi, 1910 yılında kurulan Osmanlı Sosyalist Fırkası olarak alırsak; aradan geçen yüzyıl içinde bugün “sosyalist” partiler, Türk toplumunda değil dönüşüm sağlamak, halkın çok küçük bir bölümünün bile gündemine girememiştir. Anadolu’ya tek başına gelen genç bir general, 3.5 yılda tarihin ilk anti–emperyalist savaşını kazanıp, toplumu 15 yılda temelden değiştirirken, sosyalistler neden bu denli başarısız oldu; buna yanıt verilmelidir... Nutuk’un ‘Söylev ve Demeçleri’nin ya da ‘Atatürk’ün Bütün Eserlerini’nin okunması gerekir. Marksizm, Marks’ı okumadan ‘marksist’ olanlardan çok çekmiştir. Marks’ın eserlerinin tamamlanmamışlığının yanısıra uğradığı en büyük talihsizlik, yaygınlaşmasının bedeli olarak ödemek zorunda kaldığı çarpıtmalardır. Bu yüzden sosyalistlerin geniş bir kesiminin kendilerini “marksist” olarak adlandırdıkları bir dönemde Marks, bu konuda duyduğu rahatsızlığı; “bütün bildiğim benim bir Marksist olmadığımdır” sözleriyle dile getirmiştir... Kurtuluş Savaşı’nın Türk halkı tarafından desteklenmediği ve savaşın dayanağı tek sınıfın ayan-eşraf sınıfı olduğunu söylemek, toplumbilimden ve gerçeklerden tam olarak kopuş demektir. İnsanlık tarihi boyunca halkın katılmadığı kazanılmış bir savaş yoktur ve olamaz. Savaş sözkonusu olduğunda ya halk kurtuluşunu sağlamak için doğrudan savaşa katılır ya da egemen sınıf, halkı savaşa sürer ve kendisini savaşın dışında tutar... Türkiye’yi Batı terminolojisiyle inceleme hastalığı, 1960’dan sonra yayılan ‘sosyalist’ küme ve partiler içinde yaygındı. 20.Yüzyıl başında 10 milyon nüfuslu, yüzde 90’ı köylerde kapalı birimler halinde yaşayan, burjuvazi ve proletarya gibi sınıfların ortaya çıkmadığı, göçerliğin varlığını sürdürdüğü bir Doğu toplumunun; sanayileşmiş ve emperyalizme ulaşmış Batı Avrupa toplumlarının ölçüleriyle incelemek bilimsel bir ilkellik değilse, kafaları karıştırmaya yönelik bir davranıştan başka ne olabilir?... Emperyalizmi ilk kez yenilgiye uğratan, ezilen uluslara örnek olarak emperyalizme büyük darbe vuran, dünyanın en büyük anti-emperyalistine bunları söyleyebilmek, düşünsel çözülmenin bence son aşamasıdır.                                                                                                                                                                                                                              Metin Aydoğan


Sevgili Evren,
Eleştirilerini aldım. Yazı yoğunluğu nedeniyle biraz geç yanıt veriyorum, kusura bakma.
Eleştirilerinin benim için değerli olduğunu belirtmeliyim. Bunu övgü olsun diye söylemiyorum; övgü olmadığını aşağıda verdiğim yanıtların niteliğinde göreceksin.

Eleştirinin Önemi

Eleştiriye her zaman değer verdim ya da vermeğe çalıştım. Toplumsal olaylara ve tarihe ilgi duymaya başladığım andan beri, öğrendiğim ve öğrenmekte olduğum her şeyi, akıl süzgecinden geçirerek doğru bulduklarımı uygulamaya çalıştım. İleri sürdüğüm düşünceleri yaşama geçirmek için, hep örgütlü bir savaşım (mücadele) içinde oldum. Ne denli başarılı olabildim bilmiyorum ancak ben böyle yaptım. Eleştirinin (ve özeleştirinin) yararlarını, abartmadan ve hafife almadan, gerek kişisel davranışlarımda ve gerekse örgütlü savaşım içinde somut olarak gördüm. İnsanlar arasındaki ilişkileri sağlıklı kılmanın en sağlam aracı olan eleştiri; karşıtına söz hakkı verdiği için her zaman yararlı sonuç veriyordu. Eleştirinin doğru ya da yanlış olması, haklı ya da haksız olması fazla önem taşımıyor. Doğru yapılan eleştiri karşıtını ikna etmeye, yanlış yapılan eleştiri de karşıtından aldığı doğru yanıtla kendini yenilemeye yöneltiyordu. Amaç, gerçeğin ortaya çıkmasını sağlamak, yararlanılabilir sonuçlar elde etmek ve insanlar arasında düzeyli bir iletişim kurabilmekse, eleştiri her zaman yararlıdır. Gönderdiğin eleştiri yazısının benim için önemli olmasının dayanağı bu düşüncelerimdir.
Ancak, gönderdiğin eleştiri yazısının genelden ayrı olarak bence özel bir önemi var. Eleştirini önemli kılan; okumanın son derece azaldığı, toplumsal sorunlardan uzak duran bilgiden yoksun üniversite gençliğinin ortalarda dolaştığı ve üniversitelerin (özellikle de senin okuduğun Boğaziçi üniversitesinin) bilimi değil teknolojiyi öğrettiği bir ortamda; senin, “Yeni Dünya Düzeni, Kemalizm ve Türkiye” kitabına, eleştiri yollamandır. Pek çok övücü tepki aldım ama senden başka ileri sürdüğüm görüşleri çürütmeye çalışan eleştiri almamıştım. Kitap bilinmeyen ya da satılmayan bir kitap değildi ve kitabı en azından benim tanıdığım “sosyalistlerin” okuduğunu biliyordum. Ancak, senin dışında hiçbirinden eleştiri almadım.

Yöntem

Eleştirilerin, senin de belirttiğin gibi, “maddelenerek sıralanmış sorulardan oluşmuyor, bütünlüklü bir metin halinde düzenlenmiş”. Öncelikle şunu belirtmek isterim, seçtiğin eleştiri yöntemi, eleştirisi yapılan konuyu iyi incelemiş ve kavramış insanların kullandıkları bir yöntemdir. Bu iddialı yöntemi seçmen kendine olan güvenin bir göstergesidir. Bu çok olumludur ve her zaman böyle olmalısın. Ancak, bu tutum, tutuma güven kazandıracak ve içini dolduracak bir çabayı gerekli kılar. Emek vererek konuyu derinlemesine incelemek ve kavramak gerekir. Bu yapılmadığında yapılan eleştiri yüzeysel olur, havada kalır; yararlanılabilir duruma gelemez.
Eleştirilerin tüm olarak ele alındığında, kitabı seçtiğin yönteme uygun düşecek düzeyde incelememiş, bağlı olarak da tam olarak kavrayamamış olduğun ortaya çıkıyor. Kitabın tümünü okuduğunu yazıyorsun ama yanıtları kitabın içinde bulunan belli olaylara yanıtı yokmuş gibi eleştiri yöneltiyorsun. Genel yaklaşımda öyle sorular soruyorsun ki, bu sorulara yanıt vermem için kitabı adeta yeniden yazıp sana göndermem gerekiyor. Ayrıca kitabın, 20.yüzyılın tümünü kapsayan niteliğine karşın yalnızca Kemalizm bölümlerine ilgi göstermen, seçtiğin eleştiri yöntemine de uygun düşmüyor. Örneğin Kemalizmin ulusal bağımsızlık hareketlerine yaptığı evrensel etkiye değinmiyorsun.
“Maddelenerek sıralanmış sorulardan oluşmuyor” diyerek yaptığın eleştirilerin hemen tümü Kemalizme yönelik “maddelenmiş sorulardan oluşuyor”. Kitabı sanki, içeriği olan 20.yüzyılı ve bugünü anlamak için değil, yalnızca Kemalizmi eleştirmek için okumuşsun. Ben eleştirilerinden böyle bir izlenim edindim. Bence, sömürgecilik, emperyalizm, Rus Devrimi ve Sovyetler’in çöküşü, ulusal bağımsızlık savaşları, iki büyük dünya savaşı, küreselleşme... Kavranmadan Kemalizm kavranamaz ya da bir başka değişle Kemalizm kavranmadan bunların kavranması eksik kalır. Bunu kişisel ya da ulusal duygularla söylenmiş sözler olarak alma lütfen. Bu konudaki yargımın, kitabı daha dikkatli incelersen, somut belge ve verilerle ortaya konmuş olduğunu göreceksin.
Eleştirine başlarken; “Aslında fazla bir şey bilmediğini peşinen kabullenen fakat yaşadığı dünyanın ve toplumun sorunlarına duyarsız kalamayan bir genç olarak” diyerek bence gereğinden fazla alçak gönüllülük göstermen doğru değil, eleştirin okunduğu zaman, senin “fazla bir şey bilmeyen” değil, özellikle yaşıtlarına göre, “birçok şey bilen” biri olduğun hemen göze çarpıyor.
Yanıtlarımı, senin takıldığın ve açılmasını istediğin konular üzerinde yoğunlaştıracağım. Bunu yaparken, konuları tek tek ele alacağım. Genel yaklaşımlarla yararlı sonuçlara ulaşamayacağımız görülüyor, nedenini yukarıda belirtmiştim. Ayrıca bildiğin gibi, eleştirinin somut ve açık olma gereği, herkesin kabul ettiği temel kuraldır. Bu yöntemle, en azından bu aşamada kimi konuları (özellikle Atatürk’le ilgili olanları) açığa çıkarmaya çalışacağım.

Nesnellik

Nesnellik eleştirinin özü şu: “Kemalizmin nesnellikle ilgisi yoktur. Kendi düşüncelerini özgür ortamlarda tartışmaya açmamış ve zor yöntemleriyle kendisi gibi düşünmeyenleri ezmiştir. Kemalizm nesnel olmak bir yana, nesnel gerçekliği kasıtlı olarak çarpıtmıştır. Atatürk’ün ölümünden sonra geri dönüşün yaşanması Kemalizmin nesnellikten uzak olmasının bir kanıtıdır. Nesnel koşulları oluşmuş hiçbir devrim kolay kolay geri çevrilemez. Kemalizmi nesnel sayanlar (doğal olarak ben), sosyal bilimlere, sosyal–siyasal olgulara at gözlüğünden bakmakta ve ‘tek doğru vardır, o da benimki!’ tavrına düşmektedir. Metin Aydoğan, Türkiye’deki sosyalist hareketleri, nesnellikten uzak olarak nitelemekte ve onlar üzerinde baskı uygulamayı meşru görmektedir. Oysa, asgari müşterekte birleşenler birbirlerinin düşüncelerine saygı duymalıdırlar. M.Aydoğan’ın Kemalist hareket için ‘çizdiği şablon’, Kemalizmin gerçek niteliğine uymamaktadır. Atatürk düşünceyi ve tartışmayı yasaklamıştır. Gerek Kurtuluş Savaşı süresince ve gerekse iktidar döneminde tartışılacak konuları Atatürk saptamış ve bu konular ancak Atatürk’ün uygun gördüğü kişilerce tartışılmıştır. M.Aydoğan, nesnel olmayanın yasaklanma hakkının bulunduğunu ileri sürmektedir. Atatürk öldükten sonra bir ‘geri dönüş’ sürecinin yaşanmış olması doğru değildir. Çünkü, Atatürk’den sonra yaşananlar Kemalizme uygun gelişmelerdir. M.Aydoğan, Atatürk’e yönelik en ufak bir eleştiri bile yöneltmemektedir, bu onu tabulaştırdığını göstermektedir.” Eleştirinin ilk bölümünde özet olarak bunları söylüyorsun.
Eleştiri yazının yaklaşık üç sayfalık nesnellik bölümünden benim anladıklarım bunlar. Umarım doğru anlamışımdır bu nedenle yanıtlarım işe yarar.

Nesnel Olmak Ne Demektir

Öncelikle nesnellik ya da nesnel davranıştan ne anlaşılması gerektiğinin açıklanması gerekiyor.
Nesnellik dışımızda ve bizden bağımsız olarak var olandır; doğaötesinin (metafiziğin) tam karşıtı olarak, düşünen özneden bağımsız olarak var olmayı anlatır; bilinçten bağımsızdır. Nesnel tutum; kişisel duygu, düşünce ve beğenilerin karıştırılmadığı herhangi bir gözlemi ya da eylemi ifade eder. Nesnellik olaylara yaklaşım biçimidir. Hepimizin hergün yaptığımız ya da çoğunlukla yapamadığımız bir tutumdur.
Senin de bildiğin bu basit gerçekleri şundan yazıyorum. Kimi şeyler vardır ki; okuruz, öğrendiğimizi sanırız ama alışkanlıklarımız nedeniyle uygulayamayız ya da uygularken yanlışlar yaparız. Geçmiş dönemde bize kadın haklarını anlatan (hem de çok iyi anlatan) “sosyalist” bir yaymacacı (propagandist) vardı. ‘Bilgiliydi’ ve çok iyi ‘konuşuyordu’. Bir gün bu konuşucunun eşini gözü morarmış olarak görmüş ve bu işi, bize kadın haklarını anlatan ‘sosyalist’ kocanın yaptığını öğrenmiştim. Kadın–erkek ilişkilerinde ‘her alanda’ eşitliği savunan (hem de ateşli olarak) birçok arkadaşımın kıskançlık bunalımları içinde kıvrandığını çok gördüm. Bunları, Türk toplumunda, bildiğini sanmakla uygulamak arasında çoğu kez aşılmaz duvarlar olduğunu anlatmak için yazıyorum.
Nesnellikle öznellik (gerçeklikle duygularımız) arasındaki ince çizgi, yalnızca politik mücadelede değil, kişisel yaşantımızın her alanında karşımıza çıkmaktadır. Şirket yönetmekten ticaret yapmaya, spor karşılaşmalarından kişisel ilişkilere dek, her konuda başarı ya da başarısızlık; bu ince çizginin bizi götürdüğü yere bağlıdır. Örneğin, şirket sahibi şirketinin dünyaya açılmasını, çok kâr etmesini ve tüm rakiplerini piyasadan silmesini ve bunu hemen yapmasını ister. Ancak, bu isteğin yerine gelmesi, onun istek ve becerisinin dışında kimi koşulları gerekli kılar. Ülkemize demokrasinin gelmesini, özgürlük ve eşitliğin gerçekleşmesini, tuttuğumuz takımın her zaman bir numara olmasını ve savunduğumuz düşüncelerin egemen olmasını isteriz. Ancak, bu türden sonuçlar yalnızca istekle yerine gelecek işler değildir. Bunların gerçekleşmesi için istek, bilinç ve kararlı girişim yanında içinde bulunulan koşulların bilinmesi ve ona göre davranılması gerekir. Nesnellik, somut bir ereği ve süreci kapsar. Kişiye indirgenen başarı ya da başarısızlık, ileriye yönelik etkileri olsa da bu süreçle sınırlıdır. Kişi değişime kaynaklık eden süreci etkiler ancak belirleyemez; o içinde yaşadığı süreçten sorumludur.
Bunları aynı dili konuşabilmek için yazıyorum. Aynı dili konuşmazsak anlaşmamız ya da daha doğrusu birbirimize bilgi iletmemiz olanaklı olmaz.

Kemalizm Neden Nesneldir

Kemalizmin nesnellikle ilgisinin olmadığını, tam tersi gerçekleri çarpıtan bir öznellik içinde olduğunu ileri sürüyorsun ancak savını haklı çıkaracak herhangi bir kanıt ortaya koymuyorsun. Kanıt olarak ileri sürdüğün örnekler, nesnellik konusuyla ilişkisi bulunmayan ve nesnelliğin ölçütü olamayacak konular oluyor.
Kemalizmin nesnelliği ile ilgili Yeni Dünya Düzeni Kemalizm ve Türkiyede yer alan söz, eylem ve belgeleri bir kenara bırakıyorum. Kemalizm neden nesneldir, eleştirilerin neden yanlıştır kısaca ona değineyim.
Kurtuluş Savaşı 3,5 yıl sürmüş ve başarılmıştır. Önderi Mustafa Kemal’dir. Savaşın hazırlığı, örgütlenmesi, sürdürülmesi ve başarılması onun belirleyici önderliği ile olmuştur. Bu açık gerçeğe sanırım itiraz etmeyeceksin. 1923–1938 arasındaki 15 yıllık yönetim döneminde yapılanlar ortadadır. Kitabın 380 ve 381.sayfalarında yalnızca başlıklarla verdiğim yapılan işlere bir kez daha bakmanı ve üzerinde düşünmeni isterim. Sıradışı bir toplumsal değişim sürecidir bu 15 yıl. Fransız yazar Paul Gentizon bu değişimi, tarihin gördüğü en hızlı ve köklü toplumsal dönüşüm devinimi olarak görür ve Türk Devrimi’ni, Fransız ve Rus Devrimleri’nden daha ilerde bulur (Paul Gentizon’un, ‘Mustafa Kemal ve Uyanan Doğu’ kitabını okumanı salık veririm. İlgiyle karşılayacağını umuyorum bulamazsan sana yollarım). Nesnel olmayan bir toplumsal eylem, böyle bir dönüşümü yaşama geçirebilir mi? Yapılan ve başarılan işler, nesnelliğin doğrudan kanıtı değil midir?
Kemalizmin nesnellikten uzak olduğunu göstermek için; “kendi düşüncelerini özgür ortamlarda tartışmaya açmamış ve zor yöntemleriyle kendisi gibi düşünmeyenleri ezmiş olmasını”gösteriyorsun. “Özgür ortamda düşüncesini tartışmaya açmamakla” nesnelliğin ne ilgisi var? “Özgür ortamda düşüncesini tartışmaya açmamak” diye tanımladığın tutum, nesnelliği açıklayacak bir veri olabilir mi? Kaldı ki, Mustafa Kemal, düşüncelerini gerekli zaman ve ortamda en açık bir biçimde ortaya koymuş, tartışmaya açmıştır. Kurtuluş Savaşı’nı dünyadaki tek örnek olarak kurduğu meclisle yürütmüştür. Oysa Savaş, bildiğin gibi kesin ve saltık (mutlak) bir yetke (otorite) gerektirir; siyasi demokrasiyle değil silahla uğraşılan bir iştir. Atatürk’ün her eğilimden ve siyasetten insanı Kurtuluş Savaşı’na katmak için günler ve geceler boyu uğraştığı, ikna etmeye çalıştığı ve “çok iyi bir dinleyici” olduğu herkesin bildiği gerçeklerdir.

Şiddet Konusu

Şiddet sorununa gelince: Mustafa Kemal, Türk halkının tüm kesimlerini biraraya getirmeyi başarmış; yalnızca Kurtuluş Savaşı’na karşı çıkanlar, verilen savaşıma zarar verecek olanlar, işbirlikçiler ve vatana ihanet edenlere karşı tavır almıştır. Giriştiği iş oyun değil silahlı mücadeleydi; gücün belirleyici olduğu bir eylemdi. Ulusal birliği sağlamak ve savaşımı tek merkezden yönetmek için gücü elinde bulundurmak zorundaydı. Buna karşın savaşı kurduğu Büyük Millet Meclisi’yle yürüttü. Ulusal birliği sağlamada gösterdiği başarı nedeniyle, iç savaşta son derece az insan öldü.
Marksizmin, toplumsal olaylarda güç ve şiddetin önemini nasıl açıkladığını, “zorun toplumsal dönüşümlerin ebesi” olduğunu ileri sürdüğünü ve proloterya diktatörlüğünü sosyalist yönetim için vazgeçilmez koşul saydığını; bir sosyalist olarak en iyi senin bilmen gerekir. Proleterya diktatörlüğü, Marks ve Lenin’e göre; işçi sınıfı için demokrasi, burjuvazi için diktatörlüktür. Güce ve şiddete, dayanmayan devrim nerede görülmüş.

Geri Dönüş Sorunu

Atatürk’ün ölümünden sonra geri dönüşün başlamasını, Kemalizmin nesnel olmadığını gösteren bir kanıt olarak ileri sürüyorsun. Bunu yukarıda açıklamıştım. Kişiye ait nesnellik, sürece ve kişinin varlığına bağlıdır. Örneğin, sen içinde bulunduğun koşulları, olanaklarını ve sahip olduğun yeteneklerini doğru değerlendirip (nesnel davranıp) varsıl (zengin) olmuş bir iş adamı olabilirsin. Senden sonraki kötü yönetim ve kurduğun şirketin iflası senin nesnel olmadığını göstermez. Atatürk öldükten sonra geri dönüş başlamıştır ancak ulusal kazanımlar, toplumsal dönüşümler ve kurulan devlet, çok hırpalanmış, içi boşaltılmış pek çok alanda karşıtlarının eline geçmiş olmasına karşın varlığını ve etkisini hala sürdürebilmiştir. Kemalist devrim olmasaydı, örneğin Boğaziçi’nde okuyan bir genç bugün, Fatih medresesinde Arapça harflerle fıkıh okuyacaktı.
Benim olaylara “at gözlüğüyle bakıyor olmam” ya da “tek doğru vardır o da benimki” tavrında olduğum yönündeki eleştirilerini neye dayanarak yaptığını anlayamadım. Ben öyle değilim desem eleştirine yanıt vermiş olmam, seninle basit ve gereği olmayan bir kendini savunma tartışması yapmam olur. Bu konuda vereceğim yanıt yine kitabın kendisidir.

Sosyalist Harekete Bakış

“Sosyalist hareketi nesnellikten uzak görmem ve onlar üzerinde baskı uygulamayı meşru görmem” biçimindeki eleştirini izninle ikiye ayırmak istiyorum. Birincisi ben gerçekten Türkiye’deki sosyalist parti ve kümelerin (grupların), nesnellikten uzak olduğunu görüyorum; bu benim için görülmesi kolay bir gerçektir. Türkiye’de sosyalistler, halkın içine girip onların sorunlarını ülkenin koşullarına uygun yöntemlerle çözmek yerine, düşüncelerinde yarattıkları bir dünyanın tadını çıkarmaktadırlar. Nesnel olmadıkları için herhangi bir başarı elde edememişlerdir.
İlk Sosyalist Partiyi, 1910 yılında kurulan Osmanlı Sosyalist Fırkası olarak ele alırsak; aradan geçen yüzyıl içinde bugün “sosyalist” partiler, Türk toplumunda değil dönüşüm sağlamak, halkın çok küçük bir bölümünün bile gündemine girememiştir. Oysa, sosyalist mücadele içinde yer alanlar; okuyan, araştıran, kültürel düzeyleri yüksek özverili insanlardı. Kişisel çıkar peşinde değildiler. Önemli bir bölümü; tutuklanmayı, işkenceyi ve hatta ölümü göze alacak kadar davalarına bağlıydılar. Yüzyıl boyunca bıkmadan çalıştılar, savaşım verdiler ancak başarılı olamadılar. Bu sonuca, nesnellik açısından bir yanıt vermek zorunda değil miyiz?
Bugün, Türk halkından oy alma anlamında yüzde 1’lerin altında destek bulabilmelerini, onların öznel eksikliklerine yani kişisel beceriksizliklerine, yetersizliklerine ya da “Türk halkını anlayamamalarına” bağlamak olanaklı mıdır? Anadolu’ya tek başına gelen genç bir general, 3.5 yılda tarihin ilk anti–emperyalist savaşını kazanıp, toplumu 15 yılda temelinden değiştirirken, sosyalistler neden bu denli başarısız oldular? Bunları hiç düşünmüş müydün? Düşünürsen, bu işin altında kesin ve kaçınılmaz olarak; nesnel olamamanın, ülkesini tanımamanın ve buna bağlı olarak da halkın içinde kalıcı bir güç durumuna gelerek örgütlenememenin yattığını göreceksin.

Sosyalistlere Baskı

Nesnel olmadıkları için “sosyalist hareketler üzerinde baskı uygulanmasını istediğim” biçimindeki eleştirine gelince. Bu kanıya nereden ve nasıl vardın bilemiyorum. Kendimi, kanıtı olmayan bu eleştiriyi hakeden en son kişilerden sayarım. Çünkü, her zaman kanıtlı yazdım ve konuştum. 1968’den beri, ‘sosyalist’ devinimlerin etkin olarak çalışma sürdürdüğü bir dönemin içinden geliyorum. Kendilerine sosyalist diyen kişi, küme ve partilerin ne olduğunu ya da ne olmadığını, daha da önemlisi sosyalizmin ne olduğunu biliyorum. Sosyalistlerin (en yetersizi dahil) en azından ekonomi ve politika alanlarında, toplumun ortalama düzeyinin üzerinde olması gerektiğine inanıyorum. Ancak, kendisini sosyalist sayanların yarı–cahil kişiler olarak, Türk halkına bilerek ya da bilmeyerek büyük zararlar verdiğini de biliyorum. Yaşantım, düşünceye sınır getirmeye çalışan baskıcı yöntemlere karşı savaşımla geçti. Bunları senin bilmemen olağan, ancak “sosyalistlere baskı uygulanmasını istediğimi” söylersen, bu savı nereye dayandırdığını göstermek zorundasın. Bu yapılmadığında eleştiri denilen davranış, dayanaksız suçlama ve karalamadan başka bir şey olmaz.
Hakkımdaki kanıya, Kurtuluş Savaşı ve Cumhuriyet döneminde (1938’e dek), ‘sosyalist’ partilerin çalışmasına izin verilmemesi ve üyelerinin tutuklanması neden olmuşsa bunun ne anlama geldiğini, Kemalizmin ulusal birlik anlayışını açıklarken dile getirmiştim. Yalnızca ‘sosyalistler’ değil, devrime uyum göstermeyen tüm örgütlü karşıtçılığa yasaklar getirilmiştir. Bu doğrudur. Ancak, bu yapılırken karşıtçı örgütlere bağlı insanlar, en azından öncü konumunda olanlar, tek tek kazanılmaya çalışılmıştır. İttihatçılar, Çerkez Ethem, mollalar, sosyalistler, ayan ve eşraf; bunların tümü devrime kazanılmaya, olmazsa yansızlaştırılmaya çalışılmıştır. Yokluk ve yoksulluk içinde, kadrosuz, örgütsüz, parasız ve donanımsız koşullar altında anti–emperyalist bir savaş vermek, tüm karar ve uygulama yetkilerinin yani tüm iktidarın merkezi bir irade çevresinde toplanmasını gerekli kılar. Bu başarılmadan devrimin gerçekleştirilmesi mümkün değildir. Örgütlü savaşım geleneği olmayan, geri ve eğitimsiz bir toplumda (1919), bir biriyle didişme durumundaki siyasi kümelere izin vermek, devrimi baştan yok etmek demektir. (1970’li yıllarda 40'ın üzerinde ‘sosyalist’ parti ve küme vardı ve bunlar birbirlerini öldürüyorlardı. Hatırlatırım.)
Kemalizmin başarısı, ulusal birliği sağlama becerisinde yatmaktadır. 1919–1938 dönemi; işbirlikçilere, gericilere, ayrılıkçılara ve bilerek ya da bilmeyerek ulusal birliğe zarar veren unsurlara karşı “baskının”; halk için demokrasinin geçerli olduğu bir dönemdir. Bu dönem, iktidar olanaklarının tümünün halkın ve ulusun gelişmesine ayrıldığı bir dönemdir. Türk halkı ya da ‘sosyalist’ devinimler gerçek baskının ne olduğunu, Kemalizmden geri dönüşün başladığı ve sürdüğü, İnönü’nün tek şefliğinde, Menderes döneminde ve 1971 muhtırasında ve özellikle 1980 darbesinde göreceklerdir.
Kitabı yazarken, hiçbir önyargının etkisinde kalmadan, hiçbir tabu tanımadan yoğun ve kararlı bir eleştirel anlayış içinde olmaya çalıştım. Kişisel inançlarımı, öngörülerimi ve geçmişten gelen önceliklerimi bir kenara bıraktım, yani nesnel olmaya çalıştım. Kemalizmi, yüceltmek ona, olmadığı nitelikler yüklemek, yaymaca yapmak gibi bir niyetim olmadı. Kitabı yazdığım 6 yıl süren araştırma süresinde hep sorgulayıcı oldum. Ancak, Atatürk’ün toplumsal gelişim ve devrimci uygulamalar açısından sonucu belirleyecek bir yanlışını bulamadım. Bulan varsa öğrenmek isterim.

Nazım Hikmet

Nazım Hikmet’ten bu bölümde söz ettiğin için, onun hakkında da kimi bilgiler vereyim. Nazım Hikmet’in şairliğine ve uğradığı haksızlıklara değinmeyeceğim. Bu konularda aynı kanıda olduğumuzu sanıyorum.
Nazım Hikmet’i, kendi ülkesinde Ulusal Kurtuluş Savaşı verilirken, Milli Eğitim Bakanlığı’nın çok sınırlı bütçesine karşın öğretmen olarak atanmasını, ancak okulu bırakıp “devrimi yaşamak için” Rusya’ya gitmesini eleştirmeyeceğim. Bu davranış bence doğru değil. Nazım Hikmet’in, politik olarak kabul edilmesi güç, sekter ve tutarsız davranışları vardır; ülkenin gerçeklerinden kopuktur; hiçbir zaman iyi bir örgüt adamı olamamıştır. Sıkıdüzene (disiplin) gelmeyen alışkanlıkları vardır. İyi bir örgüt adamı değildi ama iyi (hem de çok iyi) bir şairdi, yüksek nitelikli bir sanat adamıydı.
Kadrosuzluk ve eğitimli adam eksikliğiyle kıvranan Cumhuriyet Yönetimi (1938’e dek); Türk Devrimi’nin ilke ve ereklerini kavrayamayan ya da karşıtçılık (muhalefet) yapan tüm aydınları olduğu gibi, Nazım Hikmet’i de kazanmaya çalışmıştır. İçişleri Bakanı Şükrü Kaya ve Emniyet Genel Müdürü Şükrü Sökmensüer; Şevket Süreyya ve Sadri Erten’in de katıldığı toplantılarda, Nazım Hikmet’i Cumhuriyet ilkeleri yönünde ve herhangi bir kısıtlamaya bağlı olmadan çalışmaya ikna etmek için uğraşmışlardır.
Bu davranış biçimi, Atatürk döneminde, Cumhuriyet’in güçlenmesine katkı koyacak hemen tüm karşıtçılara uygulanmış ve devlet kadroları aydınlara açık tutulmuştur. 1928’de İlköğretim Genel Müdürlüğü’ne atanan Şevket Süreyya Aydemir, Komünist Parti üyeliğinden tutuklanmış ve Afyon Cezaevi’nden Ankara’ya gönderdiği eğitimle ilgili yazanaklar (raporlar) olumlu bulunarak, çıktığında bu göreve atanmıştı. Senin dediğin gibi, “Atatürk kendisi gibi düşünmeyenleri ezmemiştir” (Bu konuda Arı İnan’ın “Tarihe Tanıklık Edenler” kitabını okuyabilirsin). Şimdi, bir komünistle görüşüp onu kazanmaya çalışan bir Emniyet Genel Müdürü ya da İçişleri Bakanı düşünebiliyor musun?

Şevket Süreyya'nın Tanıklığı

Moskova’da Nazım Hikmet’le aynı okulda okuyan Şevket Süreyya, onun için şunları yazıyor: “Nazım’ın durumunu uzaktan iyi, tehlikeli görüyordum. Nazım iki şeyden anlamaz. Biri paradan anlamaz, ikincisi arkadaştan anlamaz. İstanbul’da bir takım fuzuli, Babıali’yi dolduran samimi olmayan insanlarla haşır neşir. Halbuki fena günlere gidiyoruz. (1937) Nazım’ın tevkifi söz konusu. Atatürk hasta. Fevzi Çakmak Nazım’a kancayı takmış. Oysa, Nazım çok temiz bir insan, her söylenene inanıyor. İstanbul’da Zekeriya Sertel ve Vala Nurettin’in evlerinde görüşüyor, durumları anlatıyordum. Ancak, Nazım hala gerçeklerin dışındaydı. Büyük şair ama gökte uçan bir şair. Türkiye hakkında herhangi bir bilgisi yok; rakamlardan anlamaz, memleketin gerçek koşullarını tanımaz. Ancak, büyük bir şair. Çankaya’daki evimde yemek verdim Sadri Etem, İsmail Hüsrev ve Emniyet Genel Müdürü Şükrü Sekmensüer yemeğe katıldılar. Nazım şiirler okudu. İspanya İç Savaşı’nı ve güncel olayları konuştuk. Nazım, Emniyet Genel Müdürü’nü hiç böyle tasavvur etmiyordu, çok büyük bir kaynaşma oldu. O gece Türkiye, Türkiye sorunları ve Nazım’ın problemleri açık olarak ortaya kondu. Nazım’a, İstanbul’da kalma Ankara’ya gel dedim. Savaş yaklaşıyor, hükümet tedirgin ve herşeye fazla hassas. Halkevinde çalışabilir örneğin tercüme yapabilirsin. Ne istersen, ne yazarsan yaz. Tercüme başına ikibin lira alırsın bu senin finansmanını sağlar. Anadolu’yu dolaşır halkın durumunu görüp sorunlarını işlersin. Amacımız, seni bu toprağa bağlamaktır. Bu toprağa bağlanacağız, bu toprağın sorunlarına eğileceğiz. Bu ülkeyi yöneten insanlarla seni tanıştıracağız. Nazım Hikmet bunları kabul etti, bunu böyle yapalım dedi. Ertesi gün, İçişleri Bakanı Şükrü Kaya’da Nazımla görüştü. Ancak, Nazım İstanbul’a gitti ve bilinen olaylar oldu.” (Arı İnan–Tarihe Tanıklık Edenler, Çağdaş Yay. sf.232–236)
Bu uzun alıntıyı buraya almamın nedeni, kadro eksikliğiyle kıvranan Cumhuriyet yönetiminin Atatürk döneminde; karşıtçılara yönelik tutumunu anlatabilmektir. Bu tutum, yalnızca Nazım Hikmet’e karşı takınılmamıştır, Kurtuluş Savaşı ve devrimler döneminin tümünde geçerli olan temel yaklaşım biçimidir. Kemalizm, kendi dışında oluşan siyasi kümelerin içinde yer alan insanları, Devrim önderliğinin uygulamakta olduğu stratejiye uymak koşuluyla, Devrim’e katmaya çalışmıştır. Bu tutum, kümeler arasında bir bağlaşma (ittifak) anlaşması değildir; değişik küme ve siyasetten insanın tek tek Devrim’e kazanılma çabasıdır. Ulusal birliğin ve Devrimi gerçekleştirecek yetkenin (otorite) sağlanmasında bundan başka bir yolda yoktu.

“Tarihsel Meteryalizm ve Düşünceci (İdealist) Bir Bakış” Eleştirisi


Bu bölümde; “Marks’ın tarihi materyalist tarih anlayışını benimsemediğimi; bu anlayışı, Rus ve Türk Devrimi’nde bu yöntemi uygulayamadığımı ve geri dönüşü Atatürk’ün ölümüne bağlayarak idealizme (varlığı düşünceye indirgeyen öğretilerin genel adı) düştüğümü; görüşlerimin kadrocuların görüşlerine benzediğini; oysa Kadro deviniminin bizzat Atatürk tarafından tasfiye edildiğini; Atatürk’ün, Kadro deviniminin düşüncelerini beğenmediğini, Bayar ve İnönü gibi yetersiz kişilere yetki verdiğini; bu davranışın Atatürk’ün yetersizliğini gösterdiğini” yazıyorsun.
Marksizmin ne olduğunu bilmeyen kimi kesimlerden, suçlama olarak Marks’ın tarih anlayışından etkilendiğim(!) konusunda eleştiri almıştım. Ancak, “Marks’ın meteryalist tarih anlayışını benimsemediğime” yönelik ilk eleştiriyi senden aldım. Ne demeliyim? Kitabın kendisi ve orada kullanılan yorumlama yöntemi ortada duruyor. Bu eleştiriye yanıt, sanırım kitabın kendisidir. Burada şunu söylemeliyim; senin değerlendirmene göre, “yeterince benimseyememiş!” olsam da ben, özdekçi (materyalist) tarih anlayışını bilmeyen bir kişinin, dünyayı ve yaşamı anlayamayacağını ve hiçbir alanda başarılı olamayacağını düşünen bir kişiyim. Ayrıca şunu anımsatmak isterim: Marks, Batı toplumunu (Doğu toplumlarını değil) incelemiş, incelemelerinde tarihi materyalist yöntemi kullanmıştır. Üstelik, tarihi materyalist olarak tanımlanan tarih felsefesi, yalnızca Marks tarafından kullanılan bir yöntem değildir. Farabi’den İbn-Haldun’a, İbn Rüşt’den Biruni’ye dek birçok Doğulu bilim adamı, üstelik 800 yıl önce bu yöntemi kullanmışlardır. Atatürk’ün tarih anlayışı, toplumsal olaylara yaklaşım biçimini incelersen, aynı sonuçla karşılaşırsın.
Geri dönüşü Atatürk’ün ölümüne bağlamam düşünceciliğe düşmek değil tam tersi gerçeklere ve belgelere dayanıyor olmamdandır. Geçmişten etkilenen ve geleceğe yön veren toplumsal dönüşüm dönemleri (devrim dönemleri) birbirine bağlı süreçler dizisinin bir ürünü olarak ortaya çıkar; yapay aşamalar değil birbiriyle ilişkili süreçlerin ürünüdür. Olaylar ve etkileri birbirinden saltık (mutlak) ve değişmez çizgilerle ayrılamaz. Toplumsal gelişme sürmekle birlikte, devrimden dönemsel geri dönüşler, gerilemeler her zaman olanaklıdır. Fransız Devrimi’nden sonra beş yeni cumhuriyet dönemi yaşandı. İmparatorluk geri geldi, sonra yine ortadan kalktı. 1830 ve 1848 Devrimleri yaşandı. Paris Komünü ortaya çıktı Napolyon kendisini İmparator ilan etti. Fransız Devrimi’nin gerçekleştirdiği toplumsal dönüşümün yol açtığı siyasi değişiklikleri ve ortaya çıkan geri dönüşleri inceleyen Marks da idealist bir davranış içine mi giriyordu? Sosyalist savaşımın ve işçi sınıfının bugünkü durgunluğunu nasıl açıklıyorsun?
Toplumsal dönüşüm ve devrim, düz bir süreç değildir, gelgitleri vardır. Devrimin ortaya çıkması ve varlığını sürdürmesi için yalnızca nesnel koşulların oluşması yetmez. Bu gereklidir ancak bununla birlikte, toplumsal dönüşüm için insan eylemine (öznelliğe) gereksinim vardır. Doğal süreci içinde gelişen evrimsel ya da devrimsel süreçler, insan karışması (müdahalesi) olmadan tek başına, toplumsal bir dönüşüm sağlayamaz. Nesnel gelişim, kendi niteliğine uygun bilinci yaratır, bu bilinç nesnel olgunluğa ulaşmış dönüşümleri sağlar. Yani insanlar, güneşin doğuş ya da batışını bekler gibi, nesnellik adına devrimi beklemezler. Amaç için çalışıp kendilerini olası bir devrim durumuna hazırlarlar. Toplumsal dönüşümler için nesnel olgunlaşma gerek fakat yetmez şarttır; yetmezliğin insan eylemiyle giderilmesi gerekir.

Gözün Gördüğü Gerçek

Kemalist dönüşümler, bu genel gerçekler ışığında ele alındığında şu sonuç ortaya çıkar; Kemalist devinim, Türk toplumunda oluşan ulusal uyanış ve değişim birikimine uygun hareket etmiş yani nesnel davranmıştır. Yarattığı örgütlenme ve eylem, toplumsal gerçekliğe uygun olduğu için başarılı olmuştur. Kendinden sonraki geri dönüş, hemen tüm toplumsal dönüşüm süreçlerinde görülen dönemsel geri dönüşlerdir. Açık olan gerçek, Kemalist kadronun O’nun ölümünden sonra yönetimden uzaklaştırılmış olmasıdır.
Marks’ın tarih anlayışı ve Kemalizmin somut gerçekliği ortadayken, geri dönüş sürecinin Atatürk’ün ölümünden sonra başladığını söylemek, nasıl olur da düşünceci bir davranış olur? Devrimleri ve geri dönüş sürecini belgeleriyle ortaya koymak neden düşüncecilik oluyor? Gerçekte bu savı ileri sürmek düşüncecilik değil midir?
Geri dönüş sürecinin Atatürk’ün ölümünden sonra başladığını ileri sürmemi düşünceci tarih anlayışına sahip olmamın bir kanıtı olarak ileri sürerken; “Aynı kadrocular gibi düşündüğümü, oysa Atatürk’ün Kadrocuları tasfiye ettiğini, Karaosmanoğlu’nu sürgüne yolladığını, İnönü ve Celal Bayar gibi kişilere görev verdiğini”, söylüyorsun. Bu görevlendirmenin, “İnönü ve Bayar gibi kişilerin, Atatürk’ün sahip olduğu liberal ideolojiye sahip olduğu için yapıldığını yani geri dönüş diye bir olayın yaşanmadığını çünkü Atatürk dönemi uygulamalarının, sonraki uygulamalarla aynı niteliğe sahip olduğunu” ileri sürüyorsun.
Atatürk, İnönü ve Celal Bayar hakkındaki saptama ve yargılarım, 1938 öncesi ve sonrası uygulamaların niteliği hakkındaki görüşlerim kitapta belge ve kanıtlarıyla bulunmaktadır. Bu nedenle konuya burada ayrıca değinmiyorum. Ancak şunu belirtmeliyim; Atatürk ile İnönü ya da Bayar arasında, düşünsel düzey, toplum ve tarih bilinci ve örgütlü savaşım açısından kıyaslanamayacak denli bir ayrım vardır. Atatürk, her şeyden önce bir devrimcidir. Sürekli devrimi, yaşamı boyunca uygulamış bir devrimci.

Kadrocular

Görüşlerimin kadrocuların görüşleriyle uyuşması beni rahatsız etmez. Gerçi kadrocular, hem komünist hem de faşist olmakla suçlandı ancak bu suçlamalar, kuşkusuz temelsiz ve düzeysiz yakıştırmalardı. Seksen yıl araya karşın görüşler örtüşüyorsa, konuyu ele alanlar bilimsel verilere ve somut gerçeklere dayanarak olayı belgeleriyle ortaya koyuyorsa, bunu yapan insanların aynı yerde buluşması son derece olağandır. Ayrıca, ileri sürülen görüşler, düşünsel düzeyde hala konu oluyorsa, bu Kemalizmin güncelliğini yitirmemiş olduğunu gösteren bir sonuçtur.
Kadrocuları, Atatürk’ün dağıttığını ve Kadro Dergisi’nin sahibi olan Karaosmanoğlu’nu cezalandırarak sürgüne yolladığını yazıyorsun. Atatürk’le ilgili konuları ele alırken; yetersizliği ve yanlışlığı alışkanlık durumuna getirmede, olayları ortaya çıktığı koşullardan koparmada ve yüzeysel dayanaklarla kesin yargılara varmada şaşırtıcı bir başarı(!) sağlıyorsun. Bu eğilim ilginçtir, yalnızca sende değil, geniş bir ‘sosyalist’ kesimde yerleşik bir tutum durumundadır. Bunun bir nedeni olmalıdır ve kuşkusuz vardır.
Kadrocularla ilgili yargılarına temel oluşturan düşünceleri, dipnot olarak verdiğin Şişmanov (Türkiye’de İşçi ve Sosyalist Hareketi) adlı bir kitaptan edindiğin anlaşılıyor. Eleştiri yazında; H.Gülalp (Capitalism and the Modern State), Erik Jan Zürcher (Milli Mücadele İttihatçılık) gibi insanlardan alıntılar yapıyorsun. Kim bu adamlar? Görüşlerine değer verdiğin bu kişilerin yazılarını, eleştirel bir gözle okumadın mı? Bu insanların yazdıklarının, bilimsel anlamda herhangi bir değeri olmadığını, öz olarak yalana ve yanlışa dayandığını, Atatürk’ü karalamaya yönelik politik amaçlı yazılar olduğunu göremiyor musun? Bir düşünce ve eylemi incelerken; önce kendi kaynağından, belgelerden ve oluştuğu ortamın özelliklerinden hareket ederek ele almak; eleştiri süzgecinden geçirerek başka kaynak ve değerlendirmelere (yandaş ya da karşıt) yönelmek doğru olan bilimsel davranış değil midir? Bir olayın ya da ideolojinin kendisini öğrenmeden eleştirisini okumak, bu eleştiriden eleştirilen hakkında bilgi edinmek kabul edilebilir bir davranış olabilir mi?
Nutuk’u, ‘Söylev ve Demeçleri’ ya da ‘Atatürk’ün Bütün Eserlerini’ okudun mu? Marksizm, Marks’ı okumadan ‘marksist’ olanlardan çok çekmiştir. Marks’ın eserlerinin tamamlanmamışlığının yanısıra uğradığı en büyük talihsizlik, yaygınlaşmasının bedeli olarak ödemek zorunda kaldığı çarpıtmalardır. Bu yüzden tüm sosyalistlerin kendilerini “marksist” olarak adlandırdıkları bir dönemde Marks, bu konuda duyduğu rahatsızlığı, “bütün bildiğim benim bir marksist olmadığımdır” demiştir. (Sosyalizm ve Toplumsal Mücadeleler Ansiklopedisi)
Kemalizm de, Kemalizmi bilmeden ‘Atatürkçü’ olanlardan çok ‘çekmiştir’. Bu çarpık duruma tepki gösteren Nadir Nadi bildiğin gibi “Ben Atatürkçü değilim” diye kitap yazmıştı. Bunu, senin ya da alıntı yaptığın insanlar için söylemiyorum. Sizlerin Kemalist olma gibi bir savınız yok. Ancak, sevgili Evren, Kemalizmi incelemeden (ya da yeterince incelemeden) H.Gülalp ya da E.J.Zürcher gibi insanların; gerçeklere uymayan ve gerçekleri çarpıtmaya yönelik bilim dışı yayınlarını veri almak sence bilimsel bir yöntem olabilir mi? Bu Kemalizme yapılan bir haksızlık değil midir? Bu tavır, senin gibi gerçeği yakalamaya çalışan genç bir aydının kendine yaptığı bir kötülük sayılmaz mı?

Kadrocular Ne Diyor

Kadro Dergisi ile Atatürk arasındaki ilişki konusunda birçok doğru ya da yanlış yayın vardır. Bu konuda sağlıklı bilgi edinmen için, Kemalizmi inceleyerek öncelikle Kadro Hareketi içinde yer alan insanların yazdıklarını okumalısın. Türkiye’de 1923–1938 arasındaki bütün tartışmalara Atatürk’ün karar verdiğini yazıyorsun, ancak daha sonra Atatürk’ün (sana göre) izin verdiği ve kendisini yücelten bir yayına son vererek yazarlarını cezalandırdığını söylüyorsun. Düştüğün çelişkiye fazla önem vermesem de, (bunları bilgi düzeyini arttırarak aşabilirsin) H.Gülalp ya da E.J.Zürchen gibi insanlardan etkilenmiş olmana önem veriyorum. Bu olumsuzluğu, incelediğin konunun kendi kaynaklarını esas alarak aşabilirsin.
Atatürk’ün Kadro yayınlarından “hoşlanmadığı” ve dergiyi kapatarak “yöneticilerini cezalandırdığı” konusundaki yargına en iyi yanıt, doğal olarak kadrocuların kendi değerlendirmeleri olabilir. Kadro Hareketi’nin önde gelen ismi Şevket Süreyya Aydemir, bu konuda şunları söylemektedir: “Atatürk’ün ideolojisi inkılabımızın ideolojisidir. Kadro yayınlarında biz bu ideolojiyi savunduk. Yayınlarımızda Atatürk’ü hiçbir zaman putlaştırmadık; bir insan putlaştığında ölür dedik. Nitekim tüm Kadro yayınında Atatürk’ün adı geçmez ‘İnkılap ve Kadro’ kitabında Atatürk’ün hiç ismi yoktur. Bunu bizim aleyhimizde bir koz olarak Atatürk’e fitneleyenler olmuştur. Ama Atatürk onların ölçülerine göre bir insan değildi ve fitnecilere şunları söylemişti; ‘İsmim elbette olmayacaktır, çünkü kadrocular beni değil eserimi yazıyorlar’. Kadro’yu bütün hücumlara karşın, sonuna dek Atatürk’ün manevi gölgesi altında ve tam bir özgürlük içinde dilediğimiz gibi yayınladık.” (Arı İnan –Çağdaş Yayınları sf.254)
Atatürk’ün; Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Şevket Süreyya Aydemir gibi kadrocular yerine neden İnönü ve Celal Bayar’ı seçti diye soruyorsun. Bu soru doğru bir soru değildir. Kadrocular değişik görevleri olan aydınlardı. Oysa İnönü ve Celal Bayar ise üst düzey devlet görevlileriydi. Çalışma alanları ayrımlıydı. Atatürk, yaptığı tüm işleri son derece yetersiz bir kadro ile gerçekleştirmiştir. “Ben mollalarla devrim yaptım, adam mı vardı?” sözleri bu konudaki sıkıntısını ortaya koymaktadır. Buyruğu altında çalıştırdığı insanların niteliğini, zaaflarını ve yeteneklerini bilir, onları ve yapılan işleri dolaysız bir biçimde izlerdi. Altındaki yönetici kadrolar yetersizdiler ancak denetim altında tutularak görevlendirilmiş ve yapılacak işlere yönlendirilmişlerdi. Bunlar iyi ya da kötü, yeterli ya da yetersizdirler ancak sonuçta devletin üst kadrolarında var olan siyasi yöneticilerdi. Bunları, senin tanımınla “bilimadamları” ve “edebiyatçılar” ile karıştırmamak gerekir. Elmalarla armutları karıştırmamalıyız.

Materyalist Bir Yaklaşım Bölümü


Bu bölümde, H.Gülalp ve Avcıoğlu’ndan yaptığın aktarmalarla bir kısım doğruyla yanlışı bir birine karıştırıyor ve karmaşık bir düşünsel zemin oluşturuyorsun. H.Gülalp’in görüşleri, kuramsal açıdan, “incelemeye değer mi?” dedirtecek kadar düşük düzeylidir. Atatürk’ü karalamaya dönük, tasarlı ve kasıtlı amaç, H.Gülalp ve E.J.Zurcher’ın yazılarında açıkça görülmektedir. Bunlar, yüzlerce benzeri gibi, Batı Avrupa toplumlarının incelenmesine dayanan kuram ve terminolojiyi, aykırılığını bilmelerine karşın, Türk toplumu içinde kullanmaktadırlar. Erekleri, kavram kargaşası yaratarak aydınlarımızın, özellikle genç aydınların gerçekleri görememesine sağlamaktır.
Türkiye’yi Batı terminolojisiyle inceleme hastalığı, 1960’dan sonra yayılan ‘sosyalist’ küme ve partiler içinde yaygındı. 20.Yüzyıl başında 10 milyon nüfuslu, yüzde 90’ı köylerde kapalı birimler halinde yaşayan, burjuvazi ve proleterya gibi sınıfların ortaya çıkmadığı, göçerliğin varlığını sürdürdüğü bir Doğu toplumunun; sanayileşmiş ve emperyalizme ulaşmış Batı Avrupa toplumlarının ölçüleriyle incelemek bilimsel bir ilkellik değilse, kafaları karıştırmaya yönelik bir davranıştan başka ne olabilir.
Bu bölümde dile getirdiğim eleştirilerine yanıtlar; 1.Cilt 344.sayfa (Ekonomik Kalkınma, Temel Belirlemeler), 383.sayfa (1923–1938 Cumhuriyet Ekonomisi), 389.sayfa (Göçmen ve İskan Sorunları), 392.sayfa (Köylülük ve Tarım Sorunları), 396.sayfa (İmar, bayındırlık ve Ulaşım), 408.sayfa (Sanayileşme Atılımları), 419.sayfa (Devlet Maliyesi ve Para Politikası) bölümlerinde yeterince vardır. Daha dikkatli okursan eleştirilerinin yanıtını orada bulabileceksin.
Türk ‘Sosyalist’ deviniminin büyük zarar gördüğü, öykünmecilik (taklitçilik), aktarmacılık ya da şablonculuk diye tanımlanan dışarda üretilmiş kuramsal yapıtları aynen kendi ülkene uygulama hastalığından kesinlikle kurtulmalısın. Türk tarihini incelersen, örneğin feodalizm olarak ifade edilen tanımın Türkiye’de Batıdakinden çok ayrımlı olduğunu göreceksin. Batı Roma İmparatorluğu’nda üretim biçimi durumuna getirilen, kalıntıları Avrupa ve Amerika’da 20.yüzyıla dek süren köleciliği, Türk toplumunda göremezsin. Batı, köleciliği toplum içine sokmakla; yeğinliği (şiddeti), nefreti, toplu öldürmeleri ve çıkar için sınır tanımamayı, toplumsal yaşamın öğeleri durumuna getirmiştir. Türklerde böyle bir sınıf çatışması yaşanmamıştır.

Sınıfsal Çözümleme

Türk Toplumu’nun özgün yapısını Marks görmüştü. ‘Asya Tipi Üretim Biçimi’ olarak tanımladığı, ancak yarım kalan araştırması, Türk toplum yapısının dikkatini çeken özgünlüğünü ele alıyordu. “Toprak mülkiyetinin özelliği nedeniyle Türk köylüsünün yakın gelecekte demokratik bir işleve sahip olacağını” söylüyordu. Marks, 1854 yılında şunları yazmıştı: “Bu gidişle Türkler Avrupa’da tutunamayacaklardır. Ama ne yapılırsa yapılsın Türk devleti ortadan kaldırılamayacaktır. Türkler, belki birgün Anadolu içlerine kadar sürükleneceklerdir. Fakat onlar, gerçek varlıklarını orada bulacaklar ve yeniden güçlü bir Türk devleti kuracaklardır.” (Tan, 26.07.1935 Mahmut Esat Bozkurt) Marks bunları yazarken, Türkiye’de bu konulara kafa yoran tek bir sosyalist bulunmuyordu.
Sınıf çelişkisi, insanlığın avcılık ve hayvancılıktan, tarımı bulup yerleşik yaşama geçişinden bugüne dek, tüm toplumlarda vardır ve sınıf çelişkisi olmayan bir toplum olamaz; çelişkinin ortaya çıkışı, gelişimi, yaygınlığı, yeğinliği ve sönümü değişir ancak bu gerçek değişmez. Mustafa Kemal’in Eskişehir ve İzmit konuşmalarında dile getirdiği sınıfsal çözümleme incelenirse, o dönemdeki Türk toplumunun sınıfsal yapısının tam olarak ortaya konulduğu görülecektir. Bu çözümlemeyi hemen hiçbir ‘sosyalist’ yapamazken, 42 yaşında bir generalin yapması gerçekten şaşırtıcıdır. Orada söylenen ve sen dahil pek çok ‘sosyalistin itiraz ettiği; Türk toplumunda sınıfsal çelişkilerin çatışmaya yönelen bir duruma ulaşmadığı, nüfusun yüzde 90’a yakınının gerilik ve yoksulluk içinde köylerde yaşadığı, ülke topraklarının çok azının işlendiği, ülkenin tüm olarak yabancı ülkelerin sömürüsü altında olduğudur. Mustafa Kemal bunları uzun uzun anlatırken, sınıfsal değil ulusal bir anlayışı ortaya koymaktadır. Bu yaklaşım, o dönemde hiçbir ‘sosyalist’ kuramcının göremediği ve Kemalizmi 20.yüzyıl boyunca güncel kılan nedenlerden biridir.
Emperyalizmin sömürüsü altındaki bir ülkenin başarıya ulaşmasının tek yolu, ulusal bağımsızlığı temel alan bir savaşımı yürütmektir. Kemalizm Türkiye’de bunu yapmıştır. Türkiye’de yapılanlar sana yeterli gelmiyorsa, Çin, ya da Vietnam devrimlerini, bu ülkelerin günümüzdeki yönelişlerini, bugünkü uygulamalarını izlemelisin. Bunu yaparsan, Mustafa Kemal’in 20.yüzyıl başlarında eriştiği düzeyi görebilirsin.

Dayanaksız Savlar

Sınıfsal irdelemeyi ele aldığın bu bölümde, hangi belgeye dayandığın bilinmez ancak gerçek dışı bir savla; “Atatürk’ü Samsun’a İttihat ve Terakki’nin Karakol örgütünün gönderdiğini” söylüyorsun. (Herhade E. J. Zürcher’in uydurmalarından öğrenmişsin) Oysa, İttihat ve Terakki Atatürk’e o denli karşıydı ki, onu öldürmeyi iki kez denemişti.
Aynı bölümde; “Atatürk’ün banka kuracak kadar büyük bir sermayeye ve 7 adet çiftliğe sahip olduğunu”; “Atatürk’ün balolu, fraklı, bilardo masalı eğlenceye düşkünlüğünü” söylemen, üstelik bu söylemleri ‘bilimsel’ bir eleştirinin kanıtları olarak ileri sürmen sana ve senin eğitim düzeyine yakışmıyor. Bu tür söylemlerle Türkiye’nin “sınıfsal tahlili” yapılabilir mi? Atatürk’ü “serveti” nedeniyle suçlu ilan etmen, bu “serveti” devlete bırakmasının, suçunu azaltmayacağını söylemen, üstelik bu yaklaşımı Hüsamettin Özkan diye birini örnek göstererek yapman nasıl bir ruh halidir ben bunu anlayamadım.
Atatürk’ün Samsun’a nasıl gittiği öğrenmek isteniyorsan, Nutuku açmak ve bu işi yapan insanın kendisinden öğrenmek yeterlidir. E.J.Zurcher’leri, H.Gülalp’ları incelemeye ve uzun araştırmalar yapmaya gerek yok sanırım. Ayrıca, önemli olan kimin göndermiş olduğu mu, yoksa neler yapıldığı mıdır? Birkaç yıl önce de Atatürk’ün Samsun’a küçük bir vapurla değil, transatlantik boyutunda bir gemiyle gittiği ortaya atılmış ve bu sav boyalı basında işlenmişti. Nelerle uğraşıldığını göremiyor musun?
Atatürk’ün “çiftliklerle”, “balolarla” ne yapmak istediğini, kişisel olarak neyi göstermeye çalıştığını düşünmelisin. Eğitimli insanın çok az olduğu çorak bir toplumsal yapı içinde, insanlara her yönüyle örnek olmanın; örnek çiftçiliğin, modern hayvancılığın, bahçeciliğin, arıcılığın, uygar yaşamın, kadın erkek eşitliğinin vb. nasıl yapılması ya da ne olması gerektiğini gösterme çabaları nasıl olur da servet ya da eğlence düşkünlüğü olarak değerlendirilir? Atatürk’e bu denli karşıtlık nereden kaynaklanıyor Sevgili Evren.

Tecim (Ticaret) Sermayesi

H.Gülalp’den aldığın ve insanın içine sıkıntı veren alıntıların birinde, “Kurtuluş Savaşının, 1908 ikinci Meşrutiyet ile birlikte; Türklerin, ticaret sermayesini gayri-müslimlerin elinden alınması amacıyla yapıldığını” söylüyorsun. H.Gülalp’in ileri sürdüğü tezin elle tutulur bir yanı yok ancak dikkat edilmesi gereken sinsi bir amacı var. Kurtuluş Savaşı’nın nedenini, “Türklerin gayri–müslimlerin mallarına el koymaya” indirgerseniz, ezilen tüm uluslara örnek olan Türk Kurtuluş Savaşı’nı, anti–emperyalist bir olay olmaktan çıkarmış ve bu savaşı “gayri–müslimlerin” mallarını talan etmeye yönelen bir çapul hareketine döndürmüş olursunuz. Bu davranış, Batı’nın Kemalizme 80 yıldır sürdürdüğü bakıştır. “Türkler barbardır”, “Kemalist eşkiyalar servet düşmanı bolşeviklerdir”, “Ankara’daki çapulcular” edebiyatı az mı yapıldı? Hala yapılmıyor mu? Sen bunu nasıl göremezsin? H.Gülalp, amacına yönelik o denli kötü bir “dayanak” bulmuş ki, aslında bir şey söylemeye pek gerek yok. Ancak onun, neyi, ne için yazdığını düşünmelisin. O’nun yazdıkları önemli değil, önemli olan senin bu insanın yazdıklarını kaynak olarak kullanman.
Kurtuluş Savaşı’nın Türk halkı tarafından hiçbir biçimde desteklenmediğini, savaşın dayandığı tek sınıfın ayan-eşraf sınıfı olduğunu söylüyorsun. Halkın katılmadığı bir savaşın gerçekleşmiş olmasını ileri sürmekle, dünya tarihinde örneği olmayan (ve olmayacak olan) yeni bir sav ileri sürmüş oluyorsun. Çünkü bildiğin gibi, insanlık tarihi boyunca halkın katılmadığı bir savaş yoktur ve olamaz. Savaş sözkonusu olduğunda ya halk kurtuluşunu sağlamak için doğrudan savaşa katılır ya da egemen sınıf, halkı savaşa sürer ve kendisini savaşın dışında tutar.
Eşraf ve ayan sınıfının Türk toplumunda egemen sınıf olduğunu söylüyorsun. Bu duruma göre, tarihte ilk kez halk savaşa katılmıyor ve egemen sınıf, doğrudan savaşa giriyor. Bu yargın bana Erich Maria Remarque’nin “Batı Cephesinde Yeni Bir Şey Yok” romanını hatırlattı. 1.Dünya Savaşı’nın bitmez tükenmez siper savaşlarından bıkan Alman ve Fransız askerleri kaynaşıyorlar ve kendi aralarında şunu söylüyorlar: “Biz neden savaşıyoruz. Wilhelm (Alman İmparatoru) ile Clemenceau (Fransa Başbakanı) meydana çıkıp dövüşsünler. Kim yenerse o ülke kazansın”. Sevgili Evren, egemen sınıfların halkı katmadan yaptıkları bir savaş tarihte var mıdır? Halkın katılmadığı bir savaş olabilir mi? Halk olmadan savaş kazanmak olası mıdır?

Devletçilik


Yazında devletçiliği kapitalizm içi ve dışı olarak ikiye ayırıyor ve “1923–1930 arasındaki dönemin liberal kapitalizmin egemen olduğu bir süreç olduğunu, bu konuda totolojik bir davranış sergilediğimi, 1920–1930 arasındaki hükümet programlarında sanayileşme ile ilgili olarak bir tek kelimenin bile bulunmadığını, gümrük politikasından söz edilmediğini, döneminin egemenlerinin komprador nitelikli tüccarlar ve ‘eşraf’ olduğunu ve Türk sanayisinin içsel ve dışsal etkilerin uyarısı ile gerçekleştirdiğini” söylüyorsun.
Devletçilik konusunda, bu denli uydurma bilgilerin yine, çok güven duyduğun H.Gülalp’e dayandığı açıkça belli oluyor ve bu nedenle kaba yanlışlıklar içeriyor.
Liberalizm, markantilizm ve sömürgecilikten geçerek Batı Avrupa’da beş yüz yılda oluşan ve kapitalizmin temelini oluşturan bir pazar işleyişidir. Liberal dönemde kentsoyluluk (burjuvazi) devrimci bir sınıftır. Gereksinimine uygun düşen ekonomik ve toplumsal dönüşümleri, gerek devrimci (Fransa) ve gerekse evrimci yöntemlerle (Almanya) gerçekleştirmiştir. Piyasa gerçekten serbesttir ve malın değerini üzerinde toplanmış insan emeği belirler. Sanayi üretimi ve pazarlamada eşit koşullu bir yarış (rekabet) vardır. Uzun bir geçmişe dayanan liberalizm, 18. ve 19.yüzyılda üst düzeyde gelişmiş ve Batı kapitalizminin özünü oluşturmuştur. Başlangıçta serbest yarışmaya dayanan liberalizm, yapısı ve işleyişi gereği, 19.yüzyıl sonlarında tekelciliğe ulaşmış ve 20.yüzyılda ortadan kalkarak, dünya ekonomisindeki yerini tekelciliğe bırakmıştır. Liberalizm ortadan kalkmıştır.

Türkiye'de Durum

1920–1930 Türkiye’sini liberal kapitalizmin egemen olduğu bir ülke olarak görmek, gerek liberalizmi ve gerekse Türkiye’yi bilmemek demektir. Büyük çoğunluğu el tezgahlarında ve küçük esnaf yanında çalışan çıraklardan oluşan yalnızca 76 bin işçinin olduğu (bunlara gerçekte işçi demek de olası değil), modern sanayi yatırımının bulunmadığı, bağlı olarak kentsoylu sınıfının oluşmadığı bir toplumda liberalizm nasıl egemen olabilir?
Devletçilik için “kapitalizm içi” ve “kapitalizm dışı” diye iki yeni tanım getiriyorsun. Buna fazla bir itirazım yok, ne demek istediğini anlıyorum. Bu ikili tanımı kapitalist ya da sosyalist devletçilik olarak ortaya koymak sanırım daha uygun olur. Batı kapitalizminde görülen devletçiliğe benzemeyen, ancak sosyalist de olmayan Kemalist devletçilik, üçüncü bir yoldur ve Türkiye’ye özgüdür. Mustafa Kemal buna “Devlet Sosyalizmi”, “Sosyal Hukuk Devleti” ya da “Ilımlı Devletçilik” demiştir. Atatürk, Türk devriminin yöneldiği kalkınma yolunun, ne “liberalizm” ne de “Batı’dan tercüme edilmiş sosyalist uygulamalar” olmadığını değişik yazı ve konuşmalarında dile getirmiştir.
Atatürk, devletçilik anlayışını şöyle açıklamıştır: “Büyük ve düzenli bir yönetimi gerekli kılan, özel girişim elinde tekelleşme tehlikesini gösteren ve genel ihtiyaçları karşılayan işleri devletin üzerine almasıdır. Madenlerin, ormanların, kanalların, demiryollarının, deniz taşımacığı şirketlerinin devlet tarafından yönetilmesi ve para ihraç eden bankaların millileştirilmesi, keza elektrik, su, havagazı v.b. işlerin mahalli idareler tarafından yapılması devletçiliğe ait işlerdir. Bu manada devletçilik sosyal, ahlaki ve ulusaldır.” (Afet İnan–Medeni Bilgiler ve Mustafa Kemal’in El Yazıları, TTK Yay. sf.448).
“Türkiye’nin uyguladığı devletçilik sistemi, 19.yüzyıldan beri sosyalist teorisyenlerin ileri sürdükleri düşüncelerden alınarak tercüme edilmiş bir sistem değildir... Türkiye’nin takip ettiği yol liberalizmden de başka bir yoldur” (Uluğ İldemir, Sümerbank Dergisi Cilt VI, Sayı 29–1963; sf.138).
“Toplumsal gelişmenin amacı, insanlar üzerinde eşitliği sağlamaktır. Dünya birliğe doğru yürümektedir. İnsanlar arasında sınıf, derece, ahlak, giyim, dil gibi ölçü farkları giderek azalmaktadır. Tarih yaşamak kavgasının din, ırk, kültür, eğitim ayrılıkları arasında olduğunu gösterir. Birliğe doğru yürüyüş barışa doğru yürüyüş demektir. Birer fikir akımı olarak ele aldığımız toplumsal ilişki teorilerini uygulamada, ‘sosyal kazanımlar’ adı altında toplamak mümkündür. Bu sosyal kazanımlara Devlet sosyalizmine yaklaşılarak varılabilir.” (Afet İnan Mustafa Kemal’den Yazdıklarım, Kültür Bakanlığı Yay., sf.107–108).
Mustafa Kemal, devletçilik konusunda bunları söylüyordu.
Devletçiliğin, 1923’den sonra uygulamaya konmuş olduğunu ilk kez benden duyman çok doğal, çünkü bunun böyle olduğunu ileri süren insan sayısı çok azdır. Güvenilirliklerine ve bilimsel düzeylerine saygı duyulan birçok insan bile devletçiliğin Türkiye’de, 1929 Dünya ekonomik bunalımının zorunlu sonucu olarak 1930’dan sonra uygulandığını söylemişlerdir. Belki yetersiz araştırma, belki de 30’dan sonra yoğunlaşan devletçilik bu yargıya neden olmuştur, nedenini bilemem. Ancak, yaygınca ileri sürülen görüş budur.

Türkiye'deki Uygulama

Türkiye’de iki kesim, Kemalist devletçiliğe önyargıyla yaklaşmış ve devletçiliği; devrimcilik ve halkçılıkla birlikte Kemalizmin üzerinden atmak istemiştir. Bunların bir bölümü, bugün IMF politikalarının geçmişteki temsilcileri diyebileceğimiz; Terakki Perver Fırka, Demokrat Parti, Adalet Partisi, ANAP geleneğidir. Bunlar, devletçilik, devrimcilik ve halkçılık ilkelerini hiçbir zaman kabul etmemiş ve tanzimat ‘ekonomisinin’ uygulanmasını istemişlerdir. İkinci kesim, İnönü’nün yönetime gelmesiyle başlayan 2.Dünya Savaşı sonrasında hızlanan dışa bağımlılığı kabullenerek birinci kesime yakınlaşan CHP, 12 Mart, 12 Eylül, SHP ve Yeni CHP çizgisidir. Bunların tümünün, Kemalizmle herhangi bir ilişkisi kalmamıştır. Bugün var olan tüm partiler aynı yerde, IMF çizgisinde (Tanzimat çizgisi de denilebilir) buluşmuşlardır.
Kemalist devletçiliğin 1930 sonrasında zorunlu olarak girişilen bir tutum olmadığını bir ideolojik tercih olduğunu (Kemalist ideolojinin) ileri sürerken, devletçilik konusunda Atatürk’ün açıklamalarını ve 1930’a dek yapılan uygulamaları kitapta belge ve rakamlarla ortaya koymuştum. Bunları herhalde göremedin. İleri sürülen bir savın, kuşkusuz güvenilir kaynaklarla kanıtlanması gerekir; bunu yaptığımı sanıyorum. Burada belki kısaca bir iki noktayı dikkatine sunmakla yetineceğim.
Siyasi oluşumlar kendi ideolojisini süreç içinde oluşturur, olgunlaştırır ve dizge (sistem) durumuna getirir. Bildiğin gibi hiçbir düşünce ve eylem, bütünlüğü olan bir dizge olarak birdenbire ortaya çıkmaz. Özdeksel (maddi) koşullar düşünceyi, düşünce eylemi ve her ikisi birden ideolojiyi oluşturur. Bu oluşum için sürece gereksinim vardır.
Kemalizm, ülkenin toplumsal ve ekonomik sorunlarına daha savaş sürerken eğilmiştir. Sağlık, ticaret, ulaşım, üretim, tarım gibi konularda 1920–22 arasında devlet eliyle somut işler yapılmıştır. Yol ıslahı, aşı üretimi ve uygulaması, sterilizasyon merkezleri kurulması, silah üretimi, eğitim işleri savaş içinde başlatılmıştır. Savaş biter bitmez toplanan İzmir İktisat Kongresi’nde; iş ve işçi sorunları, kadın işçiler, ticaret ve sınayi girişimleri, sosyal güvenlik gibi konularda kararlar alınmış ve yapılabilecek işlerin tümünün tam bağımsızlıktan ödün vermeden gerçekleştirileceği açıklanmıştır.
Daha sonra özellikle İzmir ve İstanbul’da bulunan ve yabancıların elindeki kompador nitelikteki dış tecim üzerine vergiler getirilmiştir. Lozan’ın geçici de olsa kısıtlamalarına karşın gümrük korumacılığının ön uygulamaları başlatılmıştır. Üstelik ülkede hemen hiçbir şey üretilmezken. Şeyh Sait Ayaklanması ve arkasından Terakki Perver Serbest Fırka Hareketi (Bu partinin ekonomik görüşleri kitapta var, bir kez daha bakmanı öneririm) yapılmak istenenlerin ertelenmesine neden olmuştur. Ayrıca 1924-1930 arasında Saltanat ve hilafetin kaldırılması eğitimin birliği, okuma yazma atılımı, Latin alfabesine geçiş, Medeni Kanun, kılık kıyafet, hukuksal dönüşümler gibi kapsamlı dönüşümler gerçekleştirilmiştir.
Bunlar yapılırken devletçi uygulamalar yoksunluklara karşın bilinçli ve kararlı bir yaklaşımla gündemde tutulmuştur. Mustafa Kemal, 1 Mart 1922’de (1930’dan 8 yıl önce) Meclisi açılış konuşmasında şunları söylemiştir: “Ekonomi politikamızın önemli amaçlarından biri; toplumun genel faydasını doğrudan doğruya ilgilendirecek kuruluşlar ile ekonomik alandaki özel girişimleri, mali ve teknik gücümüzün ölçülerine uygun olarak devletleştirmektir. Memleketin, tarım ve tarım endüstrisine bağlı olan ve zamana bağlı istekleri, örneğin dokuma sanayinin korunması, bölgelerde kurulacak diğer endüstri dallarının her bakımdan geliştirilmesi önemle göz önünde bulundurulacaktır. Ekonomi Bakanlığımızın bir yıl içinde yapış olduğu işler sizlere açıklamış bulunduğum bu görüşler altında yapılmıştır. Yine bu işler arasında, çalışanların yaşam düzeylerinin yükseltilmesini sağlayacak olan Zonguldak İşçi Kanunu; Anadolu’da genel taşıma işlerini kolaylaştırmak için otomobil ve kamyon işleteceklere gerekli izinleri veren yönetmelik; cephelerdeki asker ailelerine yardım esaslarını da içine alan tarım muhalefeti yönetmeliği; Meclisçe kabul edilen tohumluk dağıtımında ihtiyaçları tesbit edilen yerlerde usulüne uygun olarak işleme başlanması; Ziraat Bankası aracılığıyla çiftçilerimize tarım araç ve gereçlerin uygun fiyatlarla dağıtılması kurulacak özel bir kurulun gerekli çalışmaları yaparak bu tür araç ve gereçlerden daha çok temin edilmesi; yerli ürünlerin yurt içinde kullanılmasını yaygın hale getirmek amacıyla gümrük kanununda yerli malımızın korunmasını sağlayacak usulün uygulanmasına başlandığını çalışmalarımızın somut sonuçları olarak söylemek isterim.” (Afet İnan–Devletçilik İlkesi, TTK Yayınları, 1972, sf. 31)

1930 Öncesi Yapılanlar

1 Mart 1922’de yani savaş sürerken söylenen bu sözler, devletçilik ilkesinin, 1930’dan önce uygulamaya koyulduğunu ve bu konunun ideolojik olduğu yönünde sana bir fikir verecektir sanırım. Bu sözler söylenmiştir ve söylemde bırakılmayarak, hemen tümü yeni eklerle uygulanmıştır. Yapılan uygulamalar, elde edilen sonuçlar; rakam ve tarihleriyle kitapta “Cumhuriyet Ekonomisi” bölümünde bulunmaktadır. Orada ayrıntılı olarak gösterdiğim işlerin hemen tümü, devlet eliyle gerçekleştirilmiştir.
Demiryollarının, limanların, tünel ve tramvayların, madenlerin, ormanların devletleştirilmesi; Tuz, alkollü içki, tütün ve kibritte devlet tekelinin oluşturulması; sağlık yatırımları, şeker fabrikaları, un, çimento, tekstil ve demir üretimi; Hereke, Feshane, Beykoz Deri ve Kundura, Uşak Şeker, Tosya Çeltik fabrikalarının açılması; Bünyan ve Isparta İplik, Maraş Çeltik, Malatya ve Aksaray Elektrik Kütahya Çini ortaklıklarının oluşturulması, 1923–1930 arasında gerçekleştirilmiştir.
1924 yılında Ziraat Bankası’na her türlü bankacılık hizmeti yapma yetkisi verildi ve Banka hızlı bir büyüme sağlayarak 1931 yılında mevduatını 56 milyon liraya çıkardı. (1924 Yılında devlet bütçesi 118 milyon liraydı.) Ziraat Bankası’nın denetimi altındaki Emniyet Sandığı’nın toplam mevduatı, 1923’de 2 milyon 327 lira idi. Bu miktar 1929 yılında 16 milyon 508 bin liraya çıkarılmıştı. (Prof.Dr.Ferudun Ergin, Atatürk Zamanında Türk Ekonomisi, Yaşar Eğitim ve Kültür Vakfı Yay., 1977  sf. 50-51)
“Yeni Dünya Düzeni Kemalizm ve Türkiye” kitabında, bu konuda daha çok bilgi bulunuyor. Ancak burada aktardıklarım bile devletçiliğin Kemalizmde ideolojik yeğleme (tercih) olduğunu ve 1930’dan önce başlatıldığını göstermektedir. Tüm bunları ortaya koymuş olmama karşın “totolojik bir tavır gösterdiğim” biçimdeki eleştirin sanırım yerine oturmamaktadır.

Sanayileşme

Sanayileşmenin 1929’a dek iç ve dış etkilerin uyarısı ile gerçekleştirildiğini söylüyorsun. Bu yargın da yanlıştır. Atatürk, bıkmadan usanmadan tam bağımsızlıktan sözeder ve sözlerini uygulamaya döker. O’na göre, tam bağımsızlık; ekonomide, iç ve dış siyasette, maliyede, dilde, kültürde, dinde, eğitimde tam bağımsızlık demektir. Sanayileşme, Kemalizm için yaşamsal önemde direk ve öncelikli bir konudur. “Sermayesi, mühendisi, işçisi Türk olan fabrikalar kurulmalıdır... Türkiye Anadolu’da yabancı sermayenin jandarmalığını yapmayacaktır” biçimindeki sözleri, sınai kalkınmaya verilen önemi gösterir. İleri sürdüğüm; sanayileşmenin, üzerindeki işsel ve dışsal etkiler nelerdir? Bu etkiler nereden kaynaklanıyor ve Türkiye’yi 1929‘a dek nasıl etkiledi? Bunları ortaya koymak zorundasın.
Kemalist kalkınma yolunu, 1950 ve 1980’e dek süren uygulamalarla bağdaştırmaya çalışman yine; H.Gülalp, E.J.Zurcher gibi, bilim dışılığı bilimsellik kılıfıyla sunmada uzmanlaşmış siyasi bezirganlardan etkilenmiş olmana bağlıyorum. Sevgili Evren, yineliyorum, bir konuda inceleme yapacaksan, önce o konuyu kendi kaynaklarından araştırmalısın sonra (yandaş ya da karşıt) eleştirileri ele almalısın. Türkiye’deki Marks’ı okumadan marksist olanların durumuna düşmemelisin. Nutku okumadan, Cumhuriyet ekonomisini gerçek kaynaklarından incelemeden, Atatürk’ün söylev ve demeçlerini ve gerçekleştirdiği işleri ele almadan; eleştiriye girişmek üstelik bu eleştiriyi bilimsel nitelikten yoksun, amaçlı kaynaklardan yararlanarak yapmak doğru bir davranış değildir.
1923–1938 uygulamalarıyla, 1945 sonrası uygulamaları, bir birine herhangi bir benzerliği olmayan, uygulamalardır. Birikendi gücüne dayanan ve tam bağımsızlığı temel alan devrimci bir yoldur; öteki ise, dışa bağlanmanın, tam bağımsızlıktan vazgeçmenin ve işbirlikçiliğin geçerli olduğu bir dönemdir. 1945’ten sonra gelişen montaj nitelikli, tüketime yönelik sanayileşme, senin dediğin gibi; “ticaret burjuvazisinin elinde biriken muazzam sermayeyi” sanayileşmeye kaydırması değildir. Bu işin itici gücü, pazar bulmak zorunda olan uluslararası şirketlerin, Türkiye’de yatırım yapmasını sağlamaktır.

Yeni Dünya Düzeni

İkinci Dünya Savaşı sonunda, dünyaya geçerli kılınan Yeni Dünya Düzeni, esas olarak uluslararası şirket etkinliklerine dayalıdır. GATT, OECD, IMF, Dünya bankası, Ortak pazarlar ve Uluslararası Şirketlerle tüm dünyaya yerleştirilen tecimsel (ticari) işleyiş, dış yatırımların yaygınlaştırılması, sermaye güvenliğinin sağlanması ve kâr aktarımının (transferinin) ulusal engellere takılmaması üzerine kuruludur. Uluslararası şirketler bu dönemde yaygın olarak dünyaya açıldılar ve kendilerine yerel ‘ortaklar’ buldular. Bu o dönemde gerekliydi çünkü ulus–devlet korumacılığı o dönemde varlığını sürdürmekteydi, bu engelin aşılması gerekiyordu.
Uluslararası şirketlerin bulduğu yerli ortaklar hiçbir zaman; teknoloji belirleme, dışsatım politikaları ya da kâr oranları belirleme gibi konularda etkili olamadılar. Yerli “ortaklar” arazi bulma, inşaat yaptırma ve yerel hükümetlere ilişkileri yürütme gibi ikincil işleri yüklendiler. Bu görevlerin dışında aksatmamaları gereken başka bir görevleri daha vardı. O da, Yeni Dünya Düzeni işleyişini ülke içinde geçerli kılmaktı. Bunlar, Türk ismi ya da Türk kimliğiyle görüntüler veriyorlardı ancak gerçekte uluslararası şirketler ve onların haklarını savunan büyük devletlerin “güvenilir” işbirlikçileriydiler.
Türkiye, dışarıdan aldığı borçların büyük bölümünü, teşvik adı altında bu “ortaklıklara” aktardı ve 1945’den sonra gelişmeye başlayan çarpık kapitalist yapı, senin dediğin gibi “Ticaret burjuvazisinin muazzam sermayesiyle” değil, Türkiye’nin dış borçlarıyla beslendi. Borçlanan Türk Devletiydi ancak borcu kullanan yerli ortaklar aracılığıyla uluslararası şirketlerdi. 68 kuşağının, “emperyalizmin içsel olgu olması” biçiminde dile getirdiği bu olgu, uluslararası şirket etkinlikleri ve yerli işbirlikçilerinin yukarıda sözü edilen ilişkilerine dayanmaktadır. (İçsel olgu tanımını yanlış anlamışsın, bu tanımla, Türkiye’deki sanayileşmenin iç dinamiklerle oluştuğunu söylenmiyor. Tam tersi, emperyalizmin gizli işgal yoluyla ülkeye girdiğini ve işbirlikçileri aracılığıyla yerleştiğini söylüyor)

Anti-Emperyalizm.

Kitabımda anti–emperyalizmin ne olduğunu açıkça belirtmediğimi yazıyorsun. Bunu ileri sürmen bana kitabı gerçekten okumadığın ya da belirli bölümlerini okuduğun izlenimini verdi. Kitap, 1.ciltte emperyalizmin ne olduğunu anlatan bölüm dışarda tutulsa bile, tüm bölümleriyle emperyalizmin ne olduğunu anlatan bir kitaptır. Senden ricam, sömürgecilik–Emperyalizm–Ulusal Kurtuluş Savaşları–Uluslararası Şirketler–Sendikasızlaştırma bölümlerini okumandır (ya da yeniden okumandır).
Kemalizmin, anti–emperyalist olmadığına yönelik savına ne demek gerekir bilemiyorum. 2.Cumhuriyetçilerin, bilinen ve artık kendilerinden başka kimsenin inanmadığı görüşlerini ileri sürebilmiş olman, gerçekten şaşırtıcı. Kemalizmin, anti–emperyalist olmadığını ileri süren bir kişi, gerçeği nasıl görebilir ya da görmek isteyebilir bilemiyorum. Bu konuda, okuduğun Boğaziçi Üniversitesi’nin yetiştirdiği tipler gibi, anti-Kemalist bir anlayışa sahipsin. Emperyalizmi ilk kez yenilgiye uğratan, ezilen uluslara örnek olarak emperyalizme büyük darbe vuran, dünyanın en büyük anti-emperyalistine bunları söyleyebilmek, ancak bilgisizlik ya da kasıt ürünü olabilir.

Kürt Sorunu

Kürt sorunu bölümünde yazdıklarının bence; toplumbilim kurallarına, tarihsel gerçeklere ve yaşadıklarımıza uygun düşmeyen öznel yargılar durumunda. Sosyalist kümelerin ve Kürtçü yapılanmaların dile getirdiği görüşlerin yinelenmesi gibi. Bunlara yanıt vermiyorum. Çünkü bildiğin gibi eleştiriye yanıt, eleştiri gerçekten eleştiriyse verilebilir. Suçlama ve karalamaya dönük yargılara eleştiri denemez. Ancak Kürt Sorunu denilen şeyin ne olduğunu anlamak için, eğer gerçekten anlamak isteniyorsa; Türk tarihinin, bu tarih içindeki Türk-Kürt ilişkilerinin, Mustafa Kemal’in uluslaşmanın koşullarını inceleyen yazılarının ve araştırmacıların incelenmesi gerekir.
Burada konuyu ilgilendiren bir alıntıyı anımsatmakla yetineceğim. Bildiğin gibi, Ulusların Kaderlerini Tayin Hakkı, sosyalistlerin önem verdiği bir konudur. Türkiye’deki sosyalistler, bu öneme dayanarak emperyalizmin desteğiyle varlığını sürdüren ayrılıkçı Kürt kalkışmasını koşulsuz desteklemektirler. Oysa, Ulusal devinimlerin desteklenmesinin koşulları vardır. Desteğin olmazsa olmazı, Ulusal devinimin emperyalizme karşı çıkması, dünya sosyalist ve demokrat deviniminin parçası olmasıdır. Belki O’nun sözleri etkili olur düşüncesiyle Lenin’in konuyla ilgili sözlerini aktarıyorum. Şöyle diyor: “Ulusların Kaderlerini Tayin Hakkı dahil, demokrasinin çeşitli istemleri mutlak şeyler değildir. Bunlar dünya demokratik deviniminin bir parçasıdır. Kimi somut durumlarda, parçanın bütünle çelişkiye düşme olanağı vardır. Bu durumda parça reddedilmelidir... Kimi küçük uluslar, burjuva gericiliğinin dayanakları durumunda olursa, bizim de bu gerici halkların içindeki hareketin niteliği ne olursa olsun, onları ezmek ve ileri karakollarını yıkmak için, devrimci bir savaştan yana olmamız gerekir.” (Ulusların Kaderlerini Tayin Hakkı, Sol Yay. sf.184)

Sonuç

Boğaziçi Üniversitesinde okuyan, anti–Kemalist çevrelerden etkilenmiş olan ve senin deyiminle “içinde yaşadığı dünyanın ve toplumun sorunlarına duyarsız kalamayan” bir gencin eleştirilerine yanıt vermeyi görev saydım. İdeolojik olarak seninle benzer koşullarda olanlara göre, dikkat çekici ayrımın, Kemalizmle ilgili bir kitabı, Yeni Dünya Düzeni Kemalizm ve Türkiye’yi okumuş olmandır. Bu benim için önemliydi. İlgi duyduğu alan dışında kitap okumayı bırakmış olan ‘sosyalistlerin’, incelemedikleri Kemalizme karalayıcı sözler söyleyerek ortalıkta dolaştığı, doğal olarak Kemalist uygulamalara somut bir eleştiri getiremedikleri bir ortamda, sen düşüncelerini açık bir biçimde yazıya döküyor ve ilgilisine gönderiyorsun. Seni benim için değerli kılan budur. Bu nedenle, elimdeki bitirmekte olduğum yeni kitabı bırakarak sana yanıt verdim.
Umarım, yanıtım aceleye gelmiş bir yazının şanssızlığına uğramamıştır ve belli konular üzerindeki düşüncelerine yeni soru işaretleri açmıştır. Yaşıtlarına göre bilgilisin ve doğru bir tavır içindesin. Okumanı ve araştırmanı nesnellikten kopmadan sürdürürsen, yaşamın gerçekliği içinde doğruları yakalaman kaçınılmaz. Yeter ki, okumayı ve araştırmayı bir yaşam biçimi durumuna getirerek yoluna devam etmendir. Art niyetli, çıkar amaçlı ya da dış bağlantılı olmadığın sürece bu konudaki başarı arkasından gelecektir.

Sevgilerimle.



Arkadaşlarınızla bu yazı paylaşın.

4 yorum:

Fatih dedi ki...

Sayın Metin hocam, sanırım her zaman olduğu gibi bize yine güç verdiniz. Gücün temelinde bilginin ve gerçek dünya koşullarının olması uzun erimli mücadelemizde bizi haklı çıkaracaktır.

Metin Aydoğan Kuramsal Aktarım dedi ki...

Yararlı olduysam ne mutlu bana Sevgili Fatih.

bedava internet paketi dedi ki...

Harika bir makale Metin hocam.

Mehmet Ali Ilbay dedi ki...

Varlığınız kendi Ulusal Tarihimizin detaylarını öğrenmeye vesile,ne yazıkki bu könuda ortaöğrenimdeki tarihçiler üzerlerine düşeni yerine getirmede sağlıklı bir işlev sağlayamadıklarından ötürüdürki,kendi ulusal tarihi konusunda yeterince bilgili olmayan bir nesil(ler) süregelmiştir.Çabalarınız ve bilgilendirmeleriniz için size müteşekkiriz.(Darbeden notlar adlı yazınızı okumak isterim.)

Yorum Gönder